28 Şubat 2008 Perşembe

Galatasaray: 2 - Fenerbahçe: 1

Kahvehane tabiriyle dünyanın en büyük derbisinin 2008 yılındaki kupa durağı bundan aylar yıllar sonra hakem Cüneyt Çakır ve bir ton seviyesiz küfür ile anılacak, maalesef.

Abuk subuk bir sürü yorum okumaktan ve duymaktan sıkıldığımdan, bu blog da spade biraderle bizim için bir nevi mastürbasyon niyeti taşıdığından klişelerden uzak durmaya çalışacağım aşağıdaki satırlarda. Fotomaç ağızlı yorumlarla dolu olmasını istemiyorum bu sayfanın. Edeceğim birkaç kelam var, gözlem diyelim ya da.

- Türk spor medyasında hakemin üzerinde durmadan derbi yorumunu yapan kaç isim saydınız? Mehmet Demirkol, Mustafa Denizli, hmm başka? Belki haftaiçinde İbrahim Altınsay ve Tanıl Bora. Oyunun içindeki vücut vücuda, kıran kırana oynanan, her anı adrenalin dolu geçen, Kalli'nin geç oyuncu değişiklikleri ve Zico'nun akıllı hamleleri ile süslenen ve Galatasaray taraftarının geçmişe göre oldukça sağduyulu davrandığı bir derbi izledik. İki tarafın da maçı çok isteyen, derbinin anlamını bilen oyunculardan kurulmuş olması da sahadaki mücadeleye daha bir anlam kattı.

- Fenerbahçelilerin, hem taraftarların hem futbolcuların mağlubiyeti hazmedemediğini gördük. Hazmedemeyenlerin başı Volkan Demirel'in maç sonunda Lincoln'ün kışkırtıcı hareketlerine cevap olarak kasıklarına dizini geçirmesi kesinlikle kabul edilemezdi. Böyle bir kulübün ve milli takımın kalecisine böyle bir amatör hareket yakışmadı hiç.

Bugün konuştuğum birçok Sarı-Lacivertli taraftar da olayı kabullenememiş durumda. Hakem birinci aktör tabi. Yöneticilerini mi örnek alıyorlar bilemedim ama hiçbirinden "Galatasaray iyi oynadı" lafını duyamadım, ki bakarsanız Sevilla'nın yaptığı gibi ve bu sezon birçok takımın yapamadığı gibi Fenerbahçe'ye oyun kurdurtmadı Galatasaray. 25'te Lugano'nun atılmasına kadar durum buydu. İlk kırmızının ardından Kalli'nin verecek taktik cevabının bulunmaması ve konuk takımın motive olması oyunu dengeledi.

- Son yıllardaki gelişmelerin ardından Türkiye Kupası'nın değerinin iyice artacağını düşünüyorum. Bir FA Cup gibi olmasa da hatırı sayılır bir değeri olacak kazananlar için. Bunda Fortis'in 2-3 senelik sponsorluğuyla dökülen çil çil altınların yanında son yıllarda büyük eşleşmelerin finalde de olsa, alt turlarda da olsa kıran kırana ve iyi kötü olaylı geçmesi, Erciyes, Adana Demirspor gibi sürpriz takımların üst turlara çıkması ve Fenerbahçe'nin 25 senelik özleminin etkisi var. Kupa değerlendi iyice.

- Hakan Şükür ve Ümit Karan'ın artan formları ile Euro2008'e göz kırpması ne kadar da ironiktir bu arada? Yaşları toplamı 70.

- Ha bir de Gökhan Gönül gibi bir canavar var.

- Ekşi'den böylesine iğrendiğim bir zaman daha hatırlamıyorum. 8, 9 ve 10 numaralı yeni nesillerin -genelinin- ortalığa pislemesi ve seviyeyi düşürmesinden bile kötü, Ekşi adına 2008 yılının lekesidir bu maçın yorumlarının yapıldığı başlıklar. Ağzından tükürükler saçan brro'lar geliyor zihnime o başlıklara baktıkça. Sözlükte çamurun içinde altını bulmak epey zorlaştı.
- Bizim orta kantinci Kamber abiye sorduk kupayı gördün mü diye. Kendisi tansiyonu bol bir fanatiktir. 25 sene önce ben 17 yaşındaydım, dedi. Nasıl aldık hatırlamam, dedi. Ben bir sigara molası veriyorum, kasaya sen bak, diye seslendi yanındakine.

26 Şubat 2008 Salı

Lucky Strike Buralara Gelir mi?

Geçenlerde Tekel ihalesi tekrarlandı. İlk ihalede önerilen tutar 1,1 milyar ytl civarındaydı yanılmıyorsam, beğenilmemişti. Geçen hafta içinde yapılan ikinci ihalede British American Tobacco(BAT), 1,7 milyar ytl gibi (otoritelere göre düşük bir rakam) bir tutarla Tekel'in tütün fabrikalarını, aletlerini, markalarını ve tabi işçilerini satın aldı. İşçilerin ve markaların ne olacağı meçhul aslında. Satışın hemen ardından terli terli bir açıklama yapmak istemedi BAT ve yuvarlak açıklamalarda bulundu.

İşçilerin de markaların da büyük kısmı korunacaktır diye düşünüyorum. Elit kesim çevresinde görünmese bile Tekel2001, Maltepe, Samsun gibi Tekel sigaralarını içenler epey var. Zaten bu ihale ardından BAT firması, Philip Morris'in ardından ikinci sıraya çıktı sigara satış oranında Türkiye pazarında. Satıştan önce ikincilik, Camel'in üreticisi Japan Tobacco International'a aitti.

BAT firması Türkiye'de Kent, Pall Mall ve Vogue isimli sigaraları ile biliniyor. Kent, Malboro'nun rakibi. Üst sınıfta Camel ve Parliament ile beraber kapışır bunlar. Pall Mall da orta segmentte Winston'ın rakibi olarak sürülmüştür piyasaya. Ama Winston'un tartışmasız bir eziciliği vardır kendi sınıfında.

En ünlü sigara markası Lucky Strike olan BAT firması, marka politikasını ülkelerin zevklerine göre şekillendiriyor.

Geçen yıl Pall Mall'ı gençler arasında yaygınlaştırma ve tanıtma projeleri kapsamında üniversitemize gelmişler ve stratejilerinden bahsetmişlerdi. Onca tanıtım, beleş Pall Mall ve yemek ikramları arasında bizlerin merak ettiği tek konu Lucky Strike'ın Türkiye'ye ne zaman geleceğiydi. O zamanlar henüz Tekel'in satışı olmamıştı. Pall Mallcıların sorumuza yanıtı, L.S'nin Türkiye üretimi ve dağıtımı için henüz net bir proje olmadığı ve yoğunlaştıkları konunun Pall Mall'ı Winston'a rakip olarak piyasa tanıtmak istedikleri oldu. Yüzler asıktı tabi.

Özelleştirme konusundan bahsetmeyi yersiz buluyorum takdir ettiğiniz üzere. Şu an odaklandığım konu eski göz ağrım, işportacılarla kurduğum dostlukların esin kaynağı Lucky Strike'ın, Tekel'in BAT'a satışının ardından ne kadar sürede elime gelebileceği. Konum itibariyle Marlboro'nun rakibi olacak L.S ve hali hazırda Kent gibi bir sigaraları var o konumda. Bu girişim onlar için bir risk olur mu olmaz mı bilemiyorum.

Tabi sigara kullanan ve zevk sahibi insan için riskmiş, pazarmış, rakipmiş pek de önemli değil. Özgün tadı, paketi ve efsaneleriyle Lucky Strike'ı hasretle bekliyoruz.

not: aavs'de bolca bahsetmişim L.S'den.

25 Şubat 2008 Pazartesi

Eduardo

Eduardo da Silva... Bu ismi nerde göreyim içimden bi parça kopuyor, paramparça oluyorum resmen. Bugün Eduardo'nun doğumgünü. 25 şubat 1983 yılında Rio de Jeneiro'da doğdu. Brezilya doğumlu ama Hırvat milli takımının formasını giymekte. Arsenal bu sene başında Henry'yi satınca Dinamo Zagreb kulübünden 24 milyon euro'ya satın aldı kendisini. Tam bir golcü, Dinamo'da 106 maçta 73 golü var ki bir forvet istatistiği olarak korkunçtur. Yavaş yavaş Arsenal'e alışıyordu. Ta ki Martin Taylor denen hayvan, Martin Taylor denen kasap, Martin Taylor denen bok herif tarafından ayağı eline verilene kadar. O anın fotoğrafını falan koymuyorum, fotoğrafı gördüm, videoyu izledim hayatım kaydı. Çok sağlam mide ve dayanma gücü gerektirir. 15 senedir futbolla ilgileniyorum hayatımda böyle bir vahşet görmedim, böyle insanlık dışı bir pozisyon olamaz. Az önce Martin Taylor'a ettiğim laflara baktım da iltifat gibi geldi bir an pozisyon tekrar aklıma gelince. Ah içimden geçenleri şuraya bi döksem... Gönül rahatlığıyla orospu çocuğu diyebilsem mesela Taylor'a ama neyse. Doğumgününü şu an hastanede sol ayağı yerine dikilmiş olarak geçiren Eduardo'ya nolur geri dön diyorum futbola. Ayağın izin versin de görelim tekrar takır takır attığın gollerini. Tüm futbol severlerin ahını almış olan Martin Taylor herifine de diyorum ki, beter ol. Eduardo'nun ayağını koparttıktan sonra kalkıp sırıttın ya, o sırıtış bir tarafına girsin. Bu kadar.

24 Şubat 2008 Pazar

Galatasaray: 0 - Kasımpaşa: 1

İstanbul'da soğuk ama ısırmayan bir hava. Şehir, Galatasaray ve Kasımpaşa arasındaki kıyasıya geçmesi beklenen derbiyi bekliyor gündüz saatlerinden itibaren.

Saatler 19.00'u gösterdiğinde, 22 maçta 3 galibiyet ve 3 beraberlik almış, 16 gol atıp 41 gol yemiş lig sonuncusu Kasımpaşa ve önceki gün lig ikincisi Fenerbahçe'nin evinde Bursaspor'a 2-0 yenilmesiyle motive olmuş ve Leverkusen mağlubiyetinin acısını unutturmak isteyen Galatasaray Sami Yen çimlerine ayak basıyor. Derbi öncesinde bahisler Kasımpaşa için 1'e 15'lik bir oran sunuyor.

Ne lig tablosu, ne formanın rengi, ne de kulübün taraftar sayısı ya da ekonomik durumu. Futbolda sonucu belirleyen taktik disiplin ve futbolcuların arzusu, isteği, uyumu oluyor.

Galatasaray'ın yeni transferi ön libero Barusso sağ beke yerleştirilmiş. Haftalardır Servet'le uyum göstermiş Emre Güngör, Ayhan'ın yanına, ön liberoya kaydırılmış. Sol tarafta Marcelo "halı saha master" Carrusca ve ileri ikilinin arkasında da Cassio "Eti Puf" Lincoln. Herhangi bir uyumdan, pas alışverişinden, organize hücumdan bahsetmek mümkün değil Sarı Kırmızı cephede.

İki hafta boyunca 11'de çıkmadığından dolayı ağlayıp sızlayan Lincoln kendini yerden kaldıramıyor. Ahmed "the torturer" Barruso uzaktan çektiği 28 şutta başarıya ulaşamıyor ama Van Gobbel'den kalan mirasla, siyahi ve savaşkan bir oyuncu olmasından dolayı şimdiden taraftarın gönlünde yer buluyor.

Kalli'nin seçimlerini anlamak imkansız. Zannediyor ki yönetim Fenerbahçe'yle oynanacak kupa maçı öncesinde Kasımpaşa isimli takımla "friendly" ayarlamış. Oyuncuları yeni pozisyonlarda deniyor, 4-1-5 ya da 3-2-5 gibi futbol arenasında çığır açacak saçma sapan şeyler yaratıyor. Macera arıyor, akacak damar bulamayan testesteronlarını dindiriyor.

Kasımpaşa'da Barbaros, Desire ve Erhan Küçük oyunlarıyla parlıyor maçta. Uğur Tütüneker ise meslektaşı Kalli gibi yardımcılarıyla tavla atmıyor devre arasında, oyuncularına orta uzun paslarla dikine oynamalarını ve ani koşularla Galatasaray'ın defansını delmelerini istiyor ki, bu taktikle Kasımpaşa ikinci yarıda hayli fırsat buluyor.

Galatasaray ve Fenerbahçe bu hafta kullandıkları taktik ve dizilişle oynasalar hafta içindeki kupa maçında, seyircisi bol, sirk tadında bir 90 dakika izleyebiliriz.

23 Şubat 2008 Cumartesi

Leverkusen: 5 - Galatasaray: 1

Maç perşembe günü oynandı, bugün günlerden cumartesi. Yeni yeni toparlıyorum kendimi. Elim bir türlü gitmedi klavyeye ama yine de tarihe not düşme hevesi ağır bastı 3 günün ardından.

Perşembe günü maç sırasında ve ertesinde, her Türk futbol taraftarı gibi suç arıyorum birilerinde. Kalli, Orkun, Barış, Emre, Servet, Volkan, Federasyon, Konyaspor, Konya'nın hava şartları, Özhan Canaydın, Adnan biraderler, sosisli satan Kemal abi, tükürük köftesi meşhur Sezgin abi... Sürer gider bu. Suçlu arayıp da bulmaktan kolayı yok tabi ama yanan yüreğime de basmam lazım soğuk suları.

Neyse diyorum duruluyorum, cuma ve cumartesi günü daha sakin geçiyor. Genç bir takım diyorum. Orta sahası 22 yaş ortalaması ile oynuyor. Keza defansı ve kalesi genç. Oyundan düşebilir, hata yapabilirler. Tamam diyorum, Kalli de robot değil, sahadaki de menajerlik oyunu değil, kafanızdaki herşey kodlara bağlı olarak istediğiniz gibi işlemiyor çim sahada. Yönetimin ne suçu var, cebi delik bir takıma milyonlar harcadı, kimbilir kimlere domaldı. Federasyon mu? Ertelemediği için mi? Tamam haksızlık ve basiretsizliktir federasyonunun Konya maçı hakkındaki öngörüsüzlüğü. Ama bu takıma motivasyon olarak da dönebilirdi. Olmadı.

Düşmeden ayakta olmayı bilemezsin. Hiç düşmeyen ayakta olduğunu ancak ve ancak zannedebilir. Hiç ayakta olmamıştır ki.

Kupadaki Fenerbahçe maçı hem takımın morallenmesi hem de ikinci olan rakibe gözdağı açısından bu genç takım için büyük anlam taşıyor.

21 Şubat 2008 Perşembe

İsmael Urzaiz ve Ethan Rom

37 yaşındaki Bilbao efsanesi Urzaiz (367 maç 116 gol) şu sıralar Ajax'ta gençlere abilik yapıyor. Lost'un bir nevi Dr. Jekyll ve Mr. Hyde'ı Ethan Rom (anagramik olarak "other man") da izleyicilerin sempati ve şaşkınlıkla izlediği bir karakterdi. Karakterdi diyorum çünkü öldü kendisi. William Mapother canlandırmıştı Ethan Rom'u. Kendisi İsmael Urzaiz'in değil ama Tom Cruise'un kuzeni oluyor.

19 Şubat 2008 Salı

Bayer Leverkusen - Galatasaray

Haftasonu Leverkusen'in Bundesliga'da Karlushe ile yaptığı maça az biraz göz attım rakibi daha iyi tanıma açısından. Ha o sırada dikkatimi dağıtan başka unsurlar da vardı ancak yine de az buçuk gözlemlediğim konu Leverkusen'in oyunun yönünü iyi değiştirdiği, topu kanatlara yayabildiği ve ileri hattının yer değiştirerek ve açılıp daralarak rakibin üzerinde üstünlük kurmaya çalıştığı. Ha derseniz ki 2 farklı öndeyken nasıl 2 gol yediler de maçı berabere tamamladılar, bilmiyorum. Bundesliga'nın bayıcı modu üzerime çökmüştü o sıra, Fox'un magazin programına zaplamıştım.

Ancak kanımca şurası belli: Genç, hareketli ve diğer iki hattın desteğiyle alan daraltabilen bir orta sahaya sahip Galatasaray, Leverkusen'e hafta sonu bulduğu kadar gol şansı vermez Perşembe günkü maçta. (Ulen Tanburacı gibi hissettim kendimi, ne kadar kesin konuşuyorum.) Turun ilk maçındaki üstünlüğümüz de sadece rakibin deplasmanda olması ve yoğun hava muhalefeti ile açıklanabilecek bir durum değildi bana kalırsa.

Yine naçizane görüşüm şudur ki rakibin hücum hattı Türkiye Ligi için kaliteli ancak Galatasaray karşısında abartılacak kadar değil. İlk maçta Almanların cılız ataklarında başrol oynayan Kiessling ve kendi sahalarında oynayacaklarından dolayı daha çok sorumluluk alacak olan Barbarez'e dikkat etmek lazım, ama fazla değil.

Alan kapatabilme ve kademeye girebilme yetileri ile Balta ve - Uğur Uçar'ın sakatlığından dolayı 'idmansız da olsa Song oynar' çıkarımından gelerek - Song ikilisi Almanların kanatlarını kilitleyebilir. Tabii bizim yaşlı kurt, Serkan ya da Barış'ı ya da -vur kulağını tahtaya- Sabri'yi orada denemezse. Bu üçlüden Song'dan sonra en mantıklısı Barış gibi duruyor ki yine de belirtmek lazım sadece çabası ve hırsı yetmez, Barış orada sırıtır.

Bir de Lincoln konusu var ortada. Cassio 'Eti Puf' Lincoln yine kulübeyi ısıtacak gibi. Aksi halinde formda Arda'yı kesmek lazım ki, bunları hiç düşünmüyorum bile. Kalli son 3 maçtır kullandığı 11'i değiştirmeyecektir sağ bek dışında.

Leverkusen'de Perşembe gün içinde ve akşam sularında yağmur ve 9 ile 12 derece arasında bir hava sıcaklığı bekleniyor. Zaten ne kadar yağsa da Almanların zemin drenaj sistemi kesin iyidir. Mühendis ülkesi bu, benzemez Konya'ya.

Takımların haticede iyi bir futbol, neticede ise gollü bir beraberlik ile sahayı terkedeceğini tahmin ediyorum. Tabii gurbetçilerimizin yoğun tezahüratı ve alkışları ile.

Fenerbahçe - Sevilla

Evet, iki takımımızla Avrupa'da yolumuza devam ediyoruz. Galatasaray Alman Bayer Leverkusen ile, Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi'nde gruplardan çıkarak İspanya'nın son yıllardaki ''onfire'' takımı Sevilla'yla eşleşti. İlk maç yarın akşam Kadıköy'de. Sevilla son derece göz önünde bir takım, adamların kadrolarını, oynayış tarzlarını aşağı yukarı hepimiz biliyoruz. Aslında Fenerbahçe ile oldukça benzer yönleri var, iki takım da sağlam kadroya sahip, iki takımın da hücum yönleri defansif yönlerinden daha kuvvetli. Yani maç için durum, oldukça gollü geçebilir gibi görünüyor. Sarı lacivertlilerin gol yemeden alacakları bi galibiyet, tadından yenmez. Ama Fenerbahçe defansının, Sevilla ile karşılaştırılamıyacak takımların hücum oyuncuları karşısında düştüğü durum pek de iç açıcı değil bu maç öncesinde. Ama belli de olmaz hani, Fener İnter'e gol attırmadan yollamıştı bu topraklardan grup maçlarında. Defansta iyi konsantrasyon şart.

Sevilla da pek farklı değil. La Liga'da 24 maçta 33 gol yemeyi başarmış bir takım. Şahsi fikrimce kalecileri Palop dünyanın en iyi kalecilerinden biri fakat sağ ve sol bek mevkilerinde oynayan Daniel Alves ve Adriano, hücum aşkları sebebiyle defansı unutabilmekteler. Zaman zaman geride korkunç boşluklar bırakıyorlar. Alex de Souza, Kezman ve Deivid'i bol bol defansın arkasına kaçırırsa Fener güzel bi sonuç alabilir rövanş için. Zira İspanya'daki maç hiç ama hiç kolay olmayacak. Fenerbahçe burada avantajlı bir skor alamazsa Kanoute - Luis Fabiano - Diego Capel - Jesus Navas dörtlüsü Fener'in belinden su alabilir İspanya'da. 52 bin taraftarın desteğiyle bu maçtan optimum skoru almaya çalışmalı Sarı Lacivertliler, gönlümden geçen skor 2-0. Ki Avrupa arenasında özellikle Saracoğlu'nda çok etkili oynuyor Fenerbahçe. Ama dediğim gibi deplasmanı unutmamak gerek. Bence bizde Alex - Deivid - Kezman, Sevillada Kanoute - Fabiano - Capel'in performansları çok belirleyici olacak.

Umarız güzel bir akşam olur yarın. Perşembe günü de Galatasaray'ımızın önemli bir maçı var, o maç için de topu troy'a atıyorum. İki takımımızdan da umutluyuz, beklentilerimiz yüksek. Gollerle havalara zıplamak, çılgın atmak istiyoruz...

17 Şubat 2008 Pazar

Biram Sigaram ve Futbolum

Futbolu seviyoruz. Ötesi yoktur bunun. Sıkıntılarla buhranlarla geçip giderken
hayat ne zaman yemyeşil sahaları görsek kıpır kıpır oluyoruz. Yapılacak
iki şey kalıyor geriye keyfimizi tamamlamak için ; Biramızı açmak ve sigaramızı yakmak. Bu kadar işte... O 90 dakika ellemesin kimse bize, bırakın soyutlanmış kalalım, arpa suyumuz bitince yenisini açalım, sigaramız sönünce yenisini tellendirelim ve zevkten dörtköşe olalım.

Bizler küçük şeylerle mutlu olabiliyoruz. Çok şey istemiyoruz, bunun farkındayız ve troy kardeşimle içimizi dökmek için buradayız. Futbol yazıp futbol konuşmak için. Hepinize selam olsun.

Futbolu seviyoruz...

Siftah

Nedir ne değildir bu blog'un olayı, biz de pek bilmiyoruz. Spade birader ile futbol blog'u açalım da açalım diye tutturmuştuk. İsim düşünürken ağzımızda sigara, damağımızda arpa tadı ile gönlümüzde meşin yuvarlak birleşince bu isim çıktı ortaya. Futbolu meze edip, gönülleri şen tutmak maksadımız.

Üç tane kötü alışkanlık bir arada diye sanmayın ki başka pis huylara da sahibiz. Kendi yağımızda kavruluruz aslında, yoktur kimseye zararımız.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
bilim sanat felsefe değil, bira sigara futbol. - şubat 2008