22 Mart 2008 Cumartesi

Fatih Terim Mavilere mi?

Geçenlerde Spade ile Jose Mourinho'nun Galatasaray'ın başına gelme hayallerini kuruyorduk. Sarı kırmızı atkısını boynuna geçirmiş, Hakan Şükür'ün golünün ardından köşe gönderinde sevinç yumağı halindeki oyuncularının üstüne atlıyor ve onlarla beraber zıplıyor, ardından Arda'nın ensesine vuruyor.

- Good job, Arda, good job!

Kulübesine dönerken rakip takımın tribünlerine el kol hareketi yapıyor ve ardından hakem Sadık Dereli tarafından uyarılıyor. Ama bu uyarı tatlı sert, dostane sayılabilecek cinsten. Daha fazlasını yapmasına Dereli'nin ve Türkiye'deki birçok futbolseverin gönlü elvermiyor. Zira dünyaca ünlü Mourinho Galatasaray'ın kulübesinde, Anadolu'nun zemini bozuk sahalarında, Florya'nın yemyeşilinde sadece sarı kırmızılılara değil, bütün Türkiye'ye ışık saçıyor. Yayım yayım yayılan aurası karşısında Dereli dahil herkes mutlulukla boyun eğiyor.

Tamam hayallerimizi geri alalım. "Gerçekçi ol, imkansızı iste" mottosuna bayılırım ama hayal kırıklıklarından da nefret ederim. İkinci hayalimize geçelim:

Türk Milli Takımı'nın başındayken sürekli taktığı açık mavi atkısıyla Cemil İpekçi dahil birçok moda otoritesinin dikkatini çeken agresif yapılı, babacan ve otoriter insan, Fatih "the şekspirane" Terim, Chelsea'nin çarı Abramovich'ten bir teklif alıyor:

- You are the one for me, Terim.

Terim'ın yanıtı gecikmiyor:

- That's football, everything is something happened.

Terim Euro 2008'de Türkiye'yi yarı finale taşıyıp şanssız bir şekilde penaltılarla İtalya'ya elendikten sonra Grant'ten boşalan yer için Chelsea'nin ihtiyarlar heyeti tarafından ilk sıraya konuluyor. Orta sahayı oyunun en önemli bölgesi olarak gören Terim için Chelsea takımı biçilmiş kaftan. İngiltere'nin hızlı oyunu, bütün spotların üzerinde dolaştığı gerçek bir Premier Lig, alacağı dolgun maaş ve Terry, Lampard ve Drogba gibi yıldızların babacan bir hocayı özlemesi gibi faktörler Terim'i blues'ların başına getiriyor. Terim'in Abramovich ile ilk görüşmesinden bir cümle basına sızıyor:

- I shall not let you go down to the locker room. Anyway, Abram, you are the men for me.

Hayal mi gerçek mi, sene sonunda belli olur. Biz habere bir göz atalım:
Roman Abramovich is drawing up a secret hit-list of potential managers which will pile the pressure on Avram Grant.

Turkey boss Fatih Terim, one of the most highly-rated managers in Europe, has been sounded out by agents claiming to be working for Chelsea.

Terim, 54, is believed to be one of the targets along with Barcelona boss Frank Rijkaard and Getafe coach Michael Laudrup if underpressure Grant loses his job this summer.

Turkey coach Terim, who led Galatasaray to the UEFA Cup and also managed AC Milan and Fiorentina, is set to quit his current job after Euro 2008 finals and has already been singled out by Arsene Wenger as the best coach in Europe.

Terim's advisor Mel Goldberg said: "There has been interest from at least four Premier League clubs and of course he would be interested in a job in England."

Chelsea chief executive Peter Kenyon has insisted that they remain behind Grant - but the Israeli is under mounting pressure at Stamford Bridge.
link

19 Mart 2008 Çarşamba

Yok mu Arttıran?

Engin Kodan... Türk futboluna, Türk futbolcusunun dar olan vizyonuna yepyeni bir bakış açısı getirmiş, gözlerimin yaşarmasına sebebiyet vermiştir.

Engin amatör bir futbolcu. Futbola 2002 senesinde başlamış, 25 yaşında bir arkadaşımız. Şu ana kadar çıktığı 40 maçta 32 gol 20 asist yapmış, ne istatistik ama... Biz de birkaç hafta önce halısaha maçı yaptık arkadaşlarla, tek maçta 4 gol 4 asist yaptım. Neyse, burda konu Engin Kodan. İnanılmaz istatistiklerini bir kenara bırakıp, sandalyelerinize sıkıca tutunmanızı tavsiye ederim. Engin ''Clinical Striker'' Kodan, kendisini gittigidiyor.com sitesinden açık arttırma yoluyla pazarlamakta!!! Şu anda hiçbir futbol kulübüyle bağlantısı bulunmayan arkadaş, yeni bir takım bulmak için çareyi gittigidiyor sitesinde kendisini göstermekte bulmuş. Fiyatı şu an 6.100 ytl. Dilerseniz bu ürünü 554.08 ytl'den başlayan taksitlerle alabilirsiniz ?! Buradan bakabilirsiniz CV'sine.

Ne diyelim, yolun açık olsun Engin, bu yaratıcılığı futbol sahalarında da göstermen dileğiyle...

11 Mart 2008 Salı

Gökdeniz Rubin Kazan'da

Gökdeniz çok büyük bir aksilik çıkmadığı takdirde Kabze'li ve Tomas'lı Rubin Kazan takımına transfer olmuş durumda. Ajanslara düşen kesin transfer bedeli 9.8 milyon euro'dur ki inanılmaz bir paradır. Böylece yurt dışına en yüksek meblağa transfer olan futbolcu rekorunu da eline alıyor Gökdeniz. Önceki rekor Fatih Tekke'ye aitti, yine bir Trabzonspor'lu futbolcu bu rekoru sahipleniyor. Trabzonspor'u bu konuda takdir etmek lazım. Dışarıdan içeriye transferde ne derece berbatlarsa içeriden dışarıya transferde o derece başarılı olduklarını düşünüyorum. Artık yapmaları gereken Hüseyin Çimşir isimli arkadaşı da şöyle 2 milyon euro gibi kendi klasında birisi için rekor bir paraya satmalarıdır. O zaman işte büyük iş başarmış olurlar kanımca. Düşününce Hüseyin the '' Kasap Çırağı'' için verilebilecek 2 milyon euro civarında bir paranın yeme de yanında yat ama kim verir bilemem. Neyse. Gökdeniz'e dönecek olursam eğer şunu da belirtmeden geçemem, TSL'nin en dominant en iyi topçularından birisi için verilen para gayet iyi olmakla beraber ''Neden Rubin Kazan?'' sorusu beynimi kemirip durmakta. Gönül isterdi ki bu paraya üst-orta seviye bir La Liga takımına hadi olmadı üst düzey bir Bundesliga takımına gitsin Gökdeniz ama işte demek ki Türk futbolcusunun vizyonu bu kadarmış. Orta sınıf bir Rus takımı olan Rubin Kazan. Zaten Rus'lar için 9.8 milyon euro para değil, kaynağı düşünüldüğü zaman. Yine de hayırlı olsun bu transfer diyorum. Uzun süredir Trabzon civarından paralar giderdi Rus tarafının bayanlarından ötürü, bu sefer parayı kazanan Trabzon oldu. Yıllardır süregelen Trabzon-Rusya etkileşimine yeni bir boyut kazandırdı Gökdeniz kardeşimiz eheh...


Yolun açık olsun Gökdeniz. Beline, aman pardon, bileklerine kuvvet...

8 Mart 2008 Cumartesi

Gençlerbirliği: 1 - Beşiktaş: 2

Bu maçı izlemedim. Yorumunu dahi okumadım. İzlemediğim maçlar üzerine fazla konuşmam normalde. En fazla sonuçla beraber yukarı aşağı oynama yapan lig tablosundan laf açılır ya da golü atan oyuncunun "yau kaç haftadır boş geçmiyor adam, değil mi?" şeklinde geyiği döndürülür.

Ama bu maç farklı. Bu maç Türkiye Süper Lig'ini izleyen futbol seyircisinde derin duygulara yol açmış olmalı. Yani en azından bende açtı. Bu duygular benim 2005-2006 Gerets'li Galatasaray dönemini yaşamış olmamdan ileri geliyor kuvvetle muhtemel.

Mucizevi şampiyonluğun geldiği o yıl defalarca son dakika golü atmış, galibiyeti ya da beraberliği kurtarmıştı Gerets'in öğrencileri. Her hafta şampiyonluğa olan inançları daha da pekişiyordu. 90+1'ler, 90+3'ler derken gitgide her maçın son anları karşı takım için makus talih olma durumuna dönmüştü. Galatasaray kazanıyordu.

Lider Beşiktaş'ın Gençlerbirliği karşısında 90+4'te Bobo ile bulduğu gol ve bu sene son dakikada atarak kazandıkları 4. maç olması, derin duygular oluşturdu ve beraberinde derin yaralar açtı bende. Eskiler geldi aklıma. Hemen ardından psikolojik açıklamasını hatırlamadığım (psy101'i 3. kez alıyorum bu dönem) vaka gerçekleşti ve Beşiktaş'ı 2 sene önceki Galatasaray'ın yerine koydum algıda seçiciliğim ile. Dağıldım aslına bakarsan. Biliyorum, algıda seçicilik değil aslında bu, başka bir şey. Sen anladın işte.

Sempatik takım Beşiktaş, "Fenerbahçe olmasın da biz onların şampiyonluğuna razıyız" Beşiktaş, Demirören'in Beşiktaş'ı, Çarşı'nın Beşiktaş'ı, kamusal alanda türbanlı Beşiktaş, Bakili Beşiktaş, Holosko'ya 5 milyon euro veren Beşiktaş, son dakikada maçlar kazanan Beşiktaş vb. Olur da Beşiktaş şampiyon olursa kimin Beşiktaş'ı, neyin Beşiktaş'ı olacak, orası benim için merak konusu. Bu da başka bir yazının konusudur.

Sonuç olarak: Beşiktaş gün itibariyle 4 puan önde. Arkasından 3lü geliyor. Sinir, stres yapıyorlar tabi. Artık orman kanunları geçerli.

5 Mart 2008 Çarşamba

Sevilla: 3 - Fenerbahce: 2* (Pen.)

Büyük, çok büyük iş başardı Fenerbahçe. Matematiksel oranlarla aram iyi değildir, pek sevmem ama Fenerbahçe'nin turu geçme olasılığına en fazla %22.37 verirdim (Küsüratlı rakam veriyim de salladığım anlaşılmasın.). Ama yanıldım, bayağa da sevindim yanıldığıma. Yok, Ahmet Çakar gibi bikini jartiyer falan giyme gibi bir iddiam yoktu Fener turu geçerse diye de, şaşırdım sürpriz oldu. Severim güzel sürprizleri.

Fenerbahçe kabus gibi başladı maça. Volkan the ''Abi uzaktan ne versen alırım'', öyle facia iki gol yedi ki aman tanrım evlere şenlik. Koltukta büzüldüm kaldım. Kanal falan değiştirdim gezindim tv'de, sonra dedim nolur nolmaz arkadaş izleyelim. İyi ki de izledim. İki golün şokunu üzerinden atan FB aslanlar gibi oynamaya başladı Ramon Sanchez-Pizjuan'da. Bir Uğur Boral vardı ki fırtına mübarek fırtına. Jesus Navas ve Daniel Alves gibi Avrupa'nın en baskın, en etkili kanat adamlarından ikisinin karşısında çok iyi işler yaptı. Takımı ateşledi derler ya aynen öyleydi. Erken gelen gollere Deivid'le çabuk karşılık veren Fener, o arenada neden bulunduğunun farkına vardı, ve ne için oynaması gerektiğini hatırladı. Ortasahada pas yapıp oyununu kabul ettirmeye çalışan FB baskısını yavaş yavaş kırdı Sevilla'nın. Tabi Sevilla bu boru değil fena tehlikeli adamlar var ve iki stoperleri dışında tüm oyuncular yıldız. Ki oyunda yavaş yavaş denge kurulurken Kanoute ilk yarının sonlarına doğru kesti cezayı. Skor 3-1'e gelince bizim Kerem'in babası Hasan Amca'nın ikizi Jimenez savruk görüntü veren takımı daha derli toplu oynatmaya başladı. Zico da boş durmayıp risk aldı, sistemini değiştirerek Semih - Kezman çift forvetine döndü. Bizim çocuk Aurelio garibi tek başına kaldı yırtıcı rakip ortasaha karşısında ama on numara oynadı adam, mükemmel işler yaptı.

Şimdi bir parantez açayım. Capel nasıl bir adamdır. Kendisini Football Manager da delifişek biridir ama öyle etkili oldu ki çocuk... Topu yapıştırıp ayağına koridor gibi kullandı bizim sağ, onların sol kanadını. Çok can yakacak bu adam dikkat. Kapattım parantezi.

Semih'in oyuna girmesiyle daha etkili, daha önde oynayan FB resmen baskı altına aldı rakibini. Jimenez'in gerginlikten gömleği ceketi çatlayacaktı ( Fotomaç tadında yazıyorum, kötü hissettim şimdi kendimi.). Adam gerilmekte haklıymış, maçın Uğur'la beraber yıldızı Deivid savunmanın hatalar zincirini affetmedi astı golü. Maç uzadı, uzatmalarda iki takım da penaltılara razı bir görüntü sergiledi ki bu Palop tam bir penaltı canavarıdır. Uefa Kupasını aldıkları 2007 finalinde maç yine penaltılara gitmiş, arkadaş 3 penaltı kurtarmıştır. Fakat sağolsun Volkan, yediği iki golün hesabını 3 penaltı kurtararak anında verdi, ve aldık tur vizesini.

Aziz Yıldırım'a değineyim biraz. Kendisini zerre kadar sevmem ama adam inanılmaz çalışıyor, FB için müthiş işler yapıyor. Hem de adım adım, temellendirerek. Tesislerinden tut da kadroya kadar, takım içinde yaratılan ortamdan futbolcuların aksamayan ödemelerine kadar -GS yönetimine selam olsun- tek kelimeyle mükemmel Aziz başkan. Kaçınılmaz olarak da Fenerbahçe dünya devi olma yolunda emin adımlarla ilerliyor, Galatasaraylı olarak imrenerek ve gururla izlemekteyim.

Yolun açık olsun Fenerbahçe... Bütün alkışlar sana...

P.S. : Ulam az kalsın unutuyordum. Gökhan Telkenar, lafım sana. Uzak ol bizden, anlatma futbol falan oldu mu güzel abim? Daha sert konuşacam ayıp olacak, tutuyorum kendimi. Rica ediyorum uzak dur mikrafonlardan. Lütfen.

P.S. 2 : İlker Yasin'e lafım yok. Alıştık artık, bildiğiniz gibi.

2 Mart 2008 Pazar

Beşiktaş: 1 - Galatasaray: 0

Maçı tribünde ya da şezlongta izleyen herkes her maçta ve özellikle her derbide olduğu gibi Çarşı taraftarının bu maç yine nasıl bir pankart açacağını, ne muziplik yapacağını bekledi. Bu kez şaşırtan Galatasaray taraftarı oldu. Kendilerine ayrılan ufak kısımda sarı kırmızı kartonlarla göz banyosu yaptırdılar. Kapalıdaki Beşiktaşlı taraftarlar da açtıkları kocaman Türk bayrağı ile şölene çevirdiler maçı. Yurtta memnun edemedikleri tek kesim anti-militarist gruplardır herhalde. Onları da politikaya giriş kitaplarıyla başbaşa bırakalım, maça dönelim.

Galatasaray'da Lincoln ve Uğur, Beşiktaş'ta da Cisse ve Bobo önemli birer eksiklerdi maç öncesinde. Ön liberoya kaydırılan Toraman, Cisse'yi aratmadı diyebiliriz ki bu hem onun gösterişsiz oyunu hem de takımın toplu olarak oyun stilinden ileri geliyor. Defans çizgisini ne çok önde ne de çok geride kuran Beşiktaş, FM'cilerin seveceği tabirle "direct passing" oyun stiliyle ileride kenarlara açılan ve rakip defansı bozan Nobre ve Holosko'yu besledi. Özellikle Holosko iştahıyla fena göz doldurdu. İpini koparmış da saldırıyor gibiydi. Milyon euro'ların hakkını veriyor sanki ama hala yönetimin Koray Avcı gibi bir 11 alternatifini Vestel'e göndermesini "tam bir hıyarlık yau" olarak yorumlamamızı engelleyemiyor. Cisse'nin sakatlığı 2-3 aylık bir sakatlık. Yönetim ve Sağlam'ın saçları hayli beyazlayacak bu lig için uzun, hayat için kısa zamanda.

Maça dönersek: Kalli'yi mi suçlamalı yoksa takımın oturmamış ahengine mi çemkirmeli bilmiyorum ama hala oturmuş bir ofans haritası yok Galatasaray'ın. Hangi oyuncu üzerinden atak başlatmalı hala bilmiyor sanki sarı kırmızılılar. Lincoln'den mahrum bu yaratıcı yönü kısıtlı takımda topu kimin yönlendirmesi gerekiyor belli aslında ama o da kıçını çizgiye verip de efektif olabilen birisi. Bu özelliğini biz biliyoruz, Kalli bilmiyor. İlk yarı göbekte topla buluşamayan Arda, ikinci yarıda sol çizgiye geldi ancak bu sefer de bütün ataklar Sabri ve bütün ofansif yükü üstüne alan ve bu sorumluluğu kaldıramayan Barış'ın üzerinden gerçekleşti. Sabri'yi yazmak da istemiyorum. Ahmet Çakar bir dese "Sabri topçu değil, adam değil." diye, biz de Uğur'u özlesek.

Beşiktaş ise Galatasaray'ın tüm ofansif fakirliğine ve gol yollarından uzak görüntüsüne zıt olarak Holosko ve Nobre üzerinden müthiş ataklar yaptı. Orta sahaya yaslanan bir defans çizgisi, top rakipteyken daralan bir orta saha ve atak halindeyken çizgiye yapışan ikili santraforları ile Servet ve Song'u epey hırpaladılar. Maçın tek golü ise bir kornerden geldi, bu da işin ironik yanı olsun. Holosko akıttığı onca ter ve teptiği onca çim hatrına bir golü hakediyordu.

Lig tablosu da pek bir enteresan oldu. Beşiktaş 137 hafta sonra 1 puan farkla lider. Galatasaray, Fenerbahçe ve Sivasspor onun arkasında eş puanla bekler vaziyette. "İşte pirömiyer lig bu!" diye bağırmak istiyor deli gönlüm. Yalandan da olsa.

Hastasıyım - Francesco Totti

Bilenler bilir. Taparım Francesco ''il Capitano'' Totti'ye. Roma'nın bayrak adamı, büyük kaptan, Winning'de bizimkilerin baş belası ( Troy, Emo, Kenan, Volkan ve Musti'ye selam olsun hahah ) bir garip topçudur. 40 metreden vurur, ceza sahasından affetmez, serbest vuruşlarda 90'lardan örümcek ağları temizler falan filan işte ne bileyim. İstemiyorum Totti için ''Tehlikeli Futbolcu'' gibi klişe lafları kullanmak. Neyse adettendir biraz bahsedeyim kendisinden.

Francesco 27 Eylül 1976 yılında Roma'da doğdu, iyi de yaptı. Daha 16 yaşındayken 1993 yılında AS Roma A takımında yer buldu kendisine. Kaçınılmaz olarak yıllar içinde takımın değişilmezi, herşeyi oldu. Çok fena karizmasıyla da küresel anlamda hatunların ağzının sularını akıttı, akıtmakta, tabi biz işin futbol yönündeyiz. Gerçi kız olsam... Öhöm, neyse. Çok erken yaşlarda ortaya çıkmasından mütevellit, ne zaman patlama yapacak, ortalığı dağıtacak diye beklendi durdu. Ve o patlamasını 2000 yılında yaptı. İtalya'da yılın futbolcusu ödülünü kazanan Totti, aynı yıl İtalya Mili Takımının da Euro 2000'de finale çıkmasında önemli rol oynadı. 2000/2001 yılında AS Roma, Kaptan Totti'nin önderliğinde tarihinin ilk Serie A şampiyonluğunu aldı, Totti de taraftardan ''il dio biondo'' (Sarı ilah ) lakabını. 2006 Dünya Kupası'ndan sonra milli takımı bırakan Totti, kulüp bazında boş durmadı ve 2006/2007 sezonunda Serie A'da 26 gol atarak gol krallığını ve Avrupa Altın Ayakkabı ödülünü aldı. Futbol hayatına da Roma'da başlamıştır Roma'da bitirecektir, aksi düşünülemez, AS Roma Ultras ( AS Roma'nın fanatik taraftarları ) yıkar o şehri yoksa.

Daha bir sürü ayrıntı var onun hakkında ama Totti'yi Totti yapan ayrıntılar değil, olayın bütünü. Zaten sinirim bozuldu şimdi hakkını vere vere dökemiyorum yazıya onunla ilgili düşüncelerimi de olduğu kadar artık. Bir kere Totti, efendi bir futbolcu değildir dostlar. Gördüğüne daldığı da vardır, Poulsen isimli talihsiz arkadaşın suratına 1 kilo tükürmüşlüğü de. Zaten bu adamı ya seversin ya nefret edersin, ya da taparsın. Kanımca hala dünyanın en iyi bir kaç topçusundan biridir, yaşı 32'yi göstermesine rağmen. Bir zeval gelmedikçe başına futbolu bırakana kadar da öyle kalacaktır, tıpkı Zidane gibi. Yukarda saydığım bizim çocuklara da sesleniyorum, daha çok canınızı yakıcak beyler...

Forza il Capitano!!!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
bilim sanat felsefe değil, bira sigara futbol. - şubat 2008