31 Mayıs 2008 Cumartesi

Nedir Yani?

Emre'yi anlatmayalım istiyorum ama ergen döneminden beri yediği boklardan da bahsetmezsem çatlarım gibime geliyor.

Hemen aklımda olan bir anı: 17 yaşında tüyü bitmemiş delikanlı o zamanlar. Ya bir Avrupa kupası maçı ya da önemli bir maç, Terim sahaya çıkartıyor. Heyecandan ayakları titriyor diye ikinci yarı oyundan alıyor Terim Emre'yi. Özgüveni yıkılmasın hemen diye. Şansı yerinde bir genç kendisi, Hagi gibi bi isimle oynama ve ondan birşeyler öğrenebilme fırsatı ve tabi doğuştan yeteneği. Başarılı ve hırçın yıllarında ardından Uefa kupasının ve CL'de çeyrek finalin ardından tartışmalı şekilde Inter'e geçiyor. İmzalamadım dediği takımın sağlık kontrollerine giriyor ve gülümsüyor kameralara. Hiç önemli değil tabi aslında, bonservisi elinde, istediği takıma gider. Ama bunu yalanla dolanla yapması koyuyor tribünlere.

Inter'de başı güzel, ortası ve sonu zor zamanlar bekliyor onu. Inter futbolcu değirmeniydi o zamanlar, hala da öyle. Veron, Zanetti, Recoba gibi oyuncularla yarışıyor orta sahada. Bir türlü istikrarlı olamıyor. Dallama menajerinde mi bulsak suçu yoksa kendisinde mi bilemiyorum. Inter'e olan seviyesiz gidişi ve tabi Inter gibi bir takım seçimi, vücuduna iyi bakamaması, sürekli sakatlık geçirmesi, ardından yine bir değirmen, yine bir loser olan Newcastle United'e geçişi. Son 7 yılda 130 maç oynuyor kendisi. Ortalama ne ediyor? Şaka gibi di mi? Bu adam Maradona ile karşılaştırılıyordu İtalyan basınında. Bileği sağlam, ayakları yere basıyor, inatçı, hırslı, sempatik... Hem Türk futbolunun hem de dünyanın gözünün içine baktığı oyunculardan. Aimarlarla falan karşılaştırılıyordu yahu. (Bir de Aimar vardı, ah ah...)

Neyse Terim sahip çıktı en kötü zamanlarında. Milli takımda falan kendini buldu sürekli. Son 3 yıldır da hem Fenerbahçe ile hem de eski takımı ile adı geçti. Maddi gücü ve ihtiyacı daha fazla olan takım aldı onu.

Olacak olan az çok belli: Fener taraftarı birkaç maç sonrasında kabul eder ama asla bağrına basmaz. Galatasaray taraftarı ise silmiştir artık kendisini. Zaten birçoğu sevmezdi de, benim de içinde olduğum bir kısım da hep bir özür borcu niyetine yaşı ilerlediğinde geri gelmesini, takıma abilik etmesini beklerdi. Kısmet değilmiş. Yurtdışında kıçını sıkıp kalıcı olmak yerine, sonra belki bir gün eski takımına dönüp de noktayı orda koymak yerine maddiyatı seçti. İyi de etti bir yandan, materyalist bi bakış da lazım arada bünyeye.

Sinirlerim gerilmedi değil haberi duyunca, fotoğrafı görünce. Biz genç Galatasaraylılar da pek alışkın değiliz eski futbolcumuzun diğer iki büyüğe gitmesine. Son zamanlara bir baksanıza, bizden bir Akyel delikanlısı bir de Buruk bücürü gitmiş. Saysak mı Fenerden ve Beşiktaştan kimler geldi kimler geçti bize ve birbirlerine? Rüştü, Nobre, Yozgatlı, Tümer, Mustafa Doğan, Servet, Revivo, Baliç, Abdullah... Daha da var da gelmiyor aklıma. Yani biz pek alışkın değiliz bizim renklerimize alışmış oyuncunun renk değiştirmesine. Bu yüzden bu transfer ilk başta koydu bendenize biraz.

Sonra baktım, dedim, nedir yani?

Altı üstü bir oyuncu. Evet Fenerbahçe'nin tam istediği yere istediği kalitede ve pasaportta. Çok da büyük psikolojik üstünlük olabilir doğru kırılma anları olursa. Emre'nin aşırtma bir golü ile, köpekler gibi koşması ile, uzun bir ara pas yapması ile mesela, hemen kazanabilir sevgisini tribünlerin.

Ama yine mi bizim işimize yaradı ne? Seviyoruz underdog olmayı. Mağdur olalım, geriden gelelim biz hep. Gençlerimize, hem de fırtına gibi gelen gençlerimize 'İşte böyle değildir Galatasaraylılık' diye gösterebileceğimiz bir örnek var artık. Hem de çok çarpıcı bir örnek. Arda, Aydın, Uğur, Güngör, Topal ve daha da alttan gelen Emre Çolak, Cem Sultan, Çağrı Yarkın gibi isimler var bizim daha Sami Yen'de göreceğimiz. Ne üzülmesi?

Nedir yani?

30 Mayıs 2008 Cuma

Bizi Sevenlere İhanet Etmeyelim Baba

Uzun süredir transfer çalışmalarını sürdüren Fenerbahçe, Newcastle United'ta forma şansı bulamayan Emre Belözoğlu ile 3 yıllık anlaşma sağladı. Emre'nin sarı-lacivertli kulüpten her yıl için 3.5 milyon EURO alacağı öğrenilirken, milli futbolcunun kulübüne ise bonservis bedeli olarak 5 milyon EURO ödeneceği belirtildi. [haber]

Cezaevinden İtalya'ya 1960 yılında 8 gün eksik askerlik yaptığından dolayı, çünkü maç izinleri karnesine işlenmemiştir, Toptaşı cezaevinde 45 gün hapis yatar. Tahliye olduğu gün Karagümrük maçı vardır, maç iki sıfır biter, golleri idmansız haliyle yine o atmıştır. Palermo transfer teklifinde bulununca ilk başta gitmek istemez, ancak bir Türk futbolcunun yabancı bir kulüpten transfer teklifi alması o günlerde bugünden çok daha fazla bir milli mesele olduğundan, baskılara dayanamaz, gözü yaşlı da olsa İtalya'ya gider. Palermo'ya adapte olamaz, Gündüz Kılıç'a yazdığı mektuplarda: "Keşke Emirgan'da olsak da çay içsek," der. Bu hasret uzun sürmez, ertesi yıl geri döner. Gol krallığına kaldığı yerden devam eder. Taçsız kral Metin Oktay yalnız başına Fenerbahçeli Şükrü'nün düğününe gider. O zaman FB Başkanı tanınan işadamı Müslim Bağcılar'dır. Metin'in önüne boş bir mukavele koyar, "Şuna imza at, sana servetimin yarısını vereyim," der. Metin Müslim Başkana sarılır: "Sağol Baba der, ama bizi sevenlere ihanet etmeyelim." [alıntı]

Almanya'da Yılın Futbolcusu

Bundesliga’da top koşturan 268 futbolcunun katıldığı, Alman spor dergisi Kicker’in yaptığı ankette, futbolcuların yüzde 57,8’i Ribery’yi sezonun en iyi oyuncusu seçerken, yine Bayern Münih’te oynayan İtalyan golcü Luca Toni yüzde 24,8 oranla ikinci, Werder Bremen’de oynayan Diego da yüzde 8,5 oranla üçüncü oldu. [haber]


* Mazoşist yanım alttaki resmi acı versin diye koydu.

Şükür Niye Milli Takıma Alınmadı?


29 Mayıs 2008 Perşembe

1453'ten Bugüne

Alttaki postun üzerine bugüne kayıtsız kalamazdım. Sanmayın ki kötülüyorum, çok güzel işte, kabarıyor göğsüm, ne gelir elden.

28 Mayıs 2008 Çarşamba

Euro 2008'de Türkiye

Biz Türkler kendimizden bahsetmeyi, bahsedilmesini seven bir toplumuz. Elin biri çıksa da bizi şöyle güzelce bi yağlasa, poh pohlasa erir biteriz karşısında, domalıveririz mesela. "Sizin yemekler şok güzel, raki kepap, mmmm" dese İngiliz kamyoncusu yedi düvele bahsederiz bu anımızdan, mest oluruz. Kimse övmüyorsa kendimizi överiz. Nasıl övmeyelim, ilkokuldan beri Türklük, Türk, Türkiye, Türkiyelilik gibi kavramları zafer, yengi, imparatorluk, koca cihanı dize getirmek, Orta Asya'dan Avrupa'ya gibi kavramlarla beraber görmüşüz. Devletlerimiz kurulduğunda göğsümüz kabarmış, imparatorluklar duraklama dönemine girdiğinde o tarih dersinden boynumuz bükük çıkmışız.

Her daim üstünüz işte. Var mı kimsenin itirazı? Jeopolitik öneme sahip bir ülke burası, dört tarafı denizlerle çevrili ve altında bor madenleri falan var. İstesek amına bile koyarız yani. Ama yapmıyoruz. Gerek yok. (Coğrafi avantajlarımızın olduğu bir gerçek ama, bu gerçeğe sırtımızı dayaya dayaya da sırtımız çürümüş. Bir önümüze bakalım yahu.)

Birkaç yurtdışı tecrübesi yaşamış biri olarak kendimde de gördüğüm birşeydir bu kendinden ve Türklükten bahsedilmesi durumu. Refleks olarak gelişen birşey ama, kesinlikle bilinçli değil. Bir İngiliz, bir Fransız, bir Alman, birkaç tane de Türk toplanmış, muhabbetin bir yerinde Türk sazı eline alıyor ve Türklükten bahsediyor, yemeklerinden olsun, futbol takımlarından olsun, politikasından olsun... "Biz de varız, biz de burdayız, Türk'üm ulan!" hissiyatının adeta bir alien gibi tezahür etmesi de diyebiliriz buna. Engel olunmuyor buna, refleks işte.

Tarihimizde ilk defa kazandığımız EuroChamp bileti 1996 yılında. Kim var başımızda? Fatih Terim. Ardından 4 yıllık Galatasaray macerası ve UEFA kupası. 4 yılda almadık kupa bırakmıyor. Coşuyoruz biz taraftarlar da. Gazetelerin manşetlerini "Yendik mi-lan?" ya da "Avrupa'nın Fatihi" ya da "Duy sesimizi Avrupa" gibi başlıklar süslüyor. Göğsümüz kabarıyor işte. Biz de burdayız diyoruz aslında. Bu sırada bir bok zannediyoruz kendimizi. Aslında hiç de fena bir bok değiliz ama bu mükemmellik daim olacak zannediyoruz işin gerçeği. Değil tabi ki, futbol ülkesi değiliz ki. Mahalle kültürüyle yoğurulmuş -ki bu mahallede top oynama kültürünü de gitgide kaybeden bir toplum- futbolu seven bir avuç insanın yürekleriyle mücadele ederek ve bu sırada futbol kültüründen nasibini almış birkaç Rumen ve Brezilyalının teknik ve profesyonellik becerileri ile kazanılmış zaferler bunlar. Neyse... Güzel şeyler tabi.

Ha bi de, Dünya üçüncülüğü var ki... O da turnuva üçüncülüğü zati. Başarıyı küçümsemiyorum asla. Bi durun da nefes alın diyorum, abartmayalım diyorum. Hazmedelim başarılarımızı.

Dur dur, gelicem şimdi kadro seçimine. Fatih Terim diyorduk... İmparator oluyor işte kendisi bu sırada. Ardından aksiyon dolu Fiorentina, Milan ve tekrar GS maceraları ve inişe geçen bir grafik gözlüyoruz bu sırada. Başarıda baş tacı ettiğimiz motivasyon ustası taktik dehamız, göz bebeğimiz Terim, başarısızlıklarla beraber istenmeyen adam oluyor bir anda. Her yaptığını eleştiriyoruz, her yaptığına bok atıyoruz. Ha bu bok atanların arasında başarısızlığı kabul edemeyen ve her daim başarı isteyen kahvehane budalaları olduğu gibi bir de CM ve FM ile yetişmiş bir grup gençlik var ki bu gençlik diyor ki, olabilecek en yetenekli oyuncuları çimlere salıverdiğinde başarı garantidir. Oyuncular robottur çünkü, software'dir, piksel'dir. Aralarında komünikasyon olmasına gerek yok, kişilikleri yok zati bunların. Köle lan işte, ayak içi pas yapsınlar, boş koşular yapsınlar, uzaktan kaleye şut çeksinler, başarı zati gelir.

Nah gelir.

Hiç mi top oynamadın mahallede, halı sahada falan? Takım arkadaşlarınla hiç mi komünikasyon halinde olmadın? En basitinden, sana pas verebilecekken ve sen de onu gole çevirebilecekken pas atmayan arkadaşına kızdın mı kızmadın mı? 40 metrelik de bir koşu yapmıştın diyelim. Adrenalin üst seviyede. Kendini ne kadar kontrol edebildin ve arkadaşının çabasına alkış tutarak geriye dönüp defansif pozisyonunu alabildin? Ha pardon, onlar piksel zaten.

Ne piksel'i lan? Onlar da sevişiyor, yiyor, içiyor, sıçıyor hatta. Seviniyor, üzülüyor, bunalıma giriyor, gazete okuyor, karısından azar işitiyor falan fistan. İnsan işte lan, senin benim gibi.

Sen diyorsun ki, Ümit Karan niye alınmadı? Tamam FM mantığıyla düşünürsen şu taktikte çok güzel gider. Koy bunu ortaya, sağdan Nihat'ı yolla, soldan Arda'yı. Ortadan Tuncay desteklesin, gerisinde Emre dursun, Aurelio dursun. Mis, di mi? Değil işte. Ümit Karan yarrak gibi bir kişiliğe sahip çünkü. Tanımıyorum tabi ki kendisini, ama yıllardır izliyorum saha içindeki hareketlerini. Yok işte olmaz.

Sabri mesela. O da yarrak gibi bi insan. Ama itaatkar. Söz dinler, hocasına saygı duyar. İki höt zöt'den sonra işine bakar, görevini yapar.

Halil kadrodan niye alındı? E Semih var, Nihat var, Tuncay var. Niye Mevlüt alınmadı? E Mevlüt'ü kaç kere izledin diye sorarlar adama. Toplamda 50 dakika falan izledim. Mücadelesini, isteğini ve heyecanını gördüm. Halil'i de izledim eleme grubunda. Kusura bakmasın ama bal yapmayan arı kendisi. Her koşulda Terim'in tercihidir. Bana göre doğrudur.

Yıldıray niye kadrodan alındı? Taktik diziliş nasıl olacak? 433 ve 451 arası birşey. İçeri kaçan kanat-forvetler. Nihat, Tuncay, Arda, Colin Kazım gibi adamlar var. Ortası için Emre var, onun alternatifi Ayhan var. Bunlar nasıl adamlar? İkili mücadelelerde ayakta kalan adamlar. Yıldıray ne peki? Tekniğine laf yok ama fiziği kofti bir adam. Üstüne de kötü bir sezon geçirmiş Bundesliga'da. Ha olsa olur muydu, olurdu bence ama Terim'in tercihi. Çok kritik olduğunu düşünmüyorum yine.

İbrahim Kaş üzerine laf etmiyorum, Milli Takım'ın havasını solusun diye çağrılmıştı zaten.

Bak ne diyoruz? Taktik ve tekniğin yanında kişiliklerin uyumu da önemli galibiyet ve iyi oyun için. Sonra duygusal ve rol model seven Türk insanı için itaat edebileceği, yol gösteren, güven veren Hulusi Kentmen gibi bir adam lazım. Toprağı bol olsun, Hulusi Kentmen bana terli terli soğuk su iç, birşey olmaz dese içerdim. Terim dese de içerim mesela. Bir bildiği var derim.

Terim'e göre olabilecek en uyumlu kadro bu.

Defansımız götüme benziyor diyoruz arkadaşlar arasında. Ronaldo ana bacı bırakmayacak, gol üstüne gol bırakacak diyoruz. Ama defansı bir sayın lan allahınız severseniz! Servet, ligin en formda stoperi ama kendisini UEFA kupasında gördük. Görmez olaydık, unutmadık yani. Türkiye'de Gökhan Ünal'la, Mehmet Yıldız'la, Bobo'yla mücadele eder, hepsine de öptürür çimleri ama yurt dışında farklı işte. Emre Aşık, Emre Güngör, Gökhan Zan, Sabri Sarıoğlu, Hamit Altıntop, Uğur Boral, Hakan Balta. Olabileceğin en iyisi işte. Hala İbrahim Toraman diyorlar. Ya bi susun, Toraman'ı da gördük işte, daha iyi değil Aşık'tan da Güngör'den de.

Orta sahaya bakalım, nasıl bir kadro çıkar Portekiz maçına? Şimdi save game yasak olsun, Fm'de bana kadroyu versinler, şöyle derim: İleri üçlü Semih, Nihat, Arda. Ortada Aurelio, Emre, Tuncay. Geride de Servet, Güngör, Balta, Hamit. Kim olur alternatif? Tuncay'a Topal olur. Semih yerine mesela Tuncay olur, Nihat striker'a kayar. Oyuna sonradan Tümer'i sokarsın, (Tümer seçiminde diyebileceğim birşey yok bu arada, farketmişsinizdir. Aklıma kötü birşey geliyor ama Terim evli barklı adam, yapmaz öyle birşey.) Sabri'yi sokarsın, Topal'ı sokarsın. Yani alternatifler de güzel işte. Terim inanmış bu adamların uyum sağlayabileceğine, bize ne bok düşüyor anlamıyorum.

Yazının başına bağlayacak olursak: Kendimizi dev aynasında görmeyelim yarenler, a dostlar. Bu takımdan bir kasaba olmaz. Ama bu Terim'in suçu değildir. Çünkü kalite bellidir. Yani ortaya fasulye koyuyorum, salça koyuyorum diyorum ki sonra sana, hadi bundan sucuklu kuru fasulye çıkar. Nerde et suyu, nerde sucuk peki? Malzeme yokken Terim'den büyük işler bekliyoruz. Avrupa'da kediye dönmüş bir Aslan, İngilizlerden 8 yemiş bir Kartal ve tarihinin en büyük başarısını yakalamış ama maalesef takımının ana parçaları yabancı olan bir Kanarya var elimizde. Bunlardan topla oyuncuları, sonra da yurtdışına çıkınca solaryumdan çıkmış balığa dönen lejyonerleri dahil et. Yemek bu işte. Ortada ördek bile yok, diyorsun ki portakallı ördek istiyorum, sosu falan çok acayip olsun bir de.

Terim'in seçimlerine saygı duyalım. Elimizdekinin ne olduğunu bilelim. Coşmayalım. Bu turnuvaya katılmak bir başarı, iyi top oynayıp saygı kazanmak daha da güzel bir başarı. FM de değil ki bu arkadaş, uyum istiyor işte.

20 Mayıs 2008 Salı

Transfer Bombası

Hakan Bilal Kutlualp(solda) her ne kadar Aziz Yıldırım tarafından kulüpten kapı dışarı edilmiş olsa da içindeki Fenerbahçe sevgisinin bambaşka olduğundan bahsetti ve eğer Yıldırım kabul ederse şu anda bonservisi elinde olan Fransız oyuncunun sarı-lacivertli renkler altında tek devre de olsa ter dökebileceğinden bahsetti. Türk futbolunun mücadeleci ve teknik kapasite yönünden üst düzeyde olduğundan dem vuran Zinedine en sevdiği oyuncu olarak da Hasan Şaş'ı gösterdi.

haber link

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Sigara İçme Yasağı

Bugün 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı. Tüm yurda hayırlı uğurlu olsun. Tabi yeni bir dönemin de başlangıcı bugün. Sigara içme yasağı geniş kapsamlı olarak uygulanmaya başlanacak. Bazı istisna mekanlar dışında okul, hastane, sinema vs. gibi kapalı alanların tümünde sigara içmek tamamen yasak bundan sonra. Sigara içenlere özel alanların oluşturulması söz konusu olacak. Yasağın kapsamı 19 Temmuz 2009 tarihinde daha da genişleyerek restorant, bar, birahaneler gibi mekanları da içine alarak biz sigara tiryakilerini düşündürecek bir hal alıcak. Fakat önemli olan denetimin nasıl sağlanacağı konusu. Onbinlerce mekanda milyonlarca insanın yasağa uyup uymadıklarının denetlenmesi inanılmaz güç bir durum gibi görünmekte. Yasağın denetiminden genel olarak polis kuvvetleri ve zabıtalar sorumlu olacak. Sigara içenlere ve yasağa uymayanlara yönelik cezalar ise şu şekilde :

* Sigara izmaritini yere atmak : 20 YTL
* Yasak yerde sigara içmek : 50 YTL
* Sigara içilmesine izin vermek : 500-5 bin YTL arası
* Sigara reklamı-tanıtımı : 50 bin-250 bin YTL arası
* Televizyonda sigara görüntüsü : 1000 -100 bin YTL arası
* 18 yaşın altındakilere sigara satışı : 6 ay-1 yıl arası hapis cezası

Sigara kullanan birisi olarak şahsi fikrim yerinde bir düzenleme. Çünkü sigara içmek kişinin kendi tercihidir ama başkalarının haklarına saygısızlık yapma hakkı vermez bu tercih. Bir restorantda yemeğimi yedikten sonra sigaramı yakınca başkalarının temiz hava alma hakkını gaspetmiş oluyorum neticede, bu nedenle bu uygulamanın taraftarıyım. Evimizde oturur rahat rahat tüttürürüz artık. Hem belki mazeret olur da bırakırız sigarayı, değil mi troy ?

Kırmızı Şimşekler

Pederbey ile Valide hanımın Anadolu Üniversiteli olmasından ötürü bolca Eskişehirspor hikayesi dinlemişliğim vardır. Peder özellikle hastasıdır kırmızı şimşeklerin. Haftasonlarında Eskişehirspor'un maç skorlarını görüp de çok buruşturmuştur suratını son birkaç yılda.

En sonunda hayalleri gerçek oldu Eskişehir'in. 12 yıl ara koymuşlar, dile kolay. Tüm şehir sokaklara dökülmüş, duyuyoruz. Malum şehrin tek takımı. Normal bir takım da değil. Anadolu efsanesi. Hem Avrupa'da hem de Türkiye'de acıtmış rakiplerinin canını. Çok sevindik geri dönmesine. Şehir takımları daha da artsın. Sakarya da gelsin seneye, Bursa'nın, Es-Es'in, Kocaeli'nin, Sivas'ın Antalya'nın berisine gelsin. Korkutsun bizim burjuvaları. Sonuç şimdiden belli olsa da heyecan katsınlar, renk versinler ortama.

Kim bilir, belki bir gün değişir ligin tepesindeki siyah, beyaz, sarı, kırmızı ve lacivert renkler.

16 Mayıs 2008 Cuma

Gündeme Karşı Serin Duruş *

Sporx'ten şöyle futbol haberlerine göz atıyorum. İlk dikkatimi çeken Adnan Polat'ın demeci: "Şampiyonluğun en büyük mimarı Feldkamp"

Malum bazı çevreler tarafından yeni Demirören, yeni Yıldırım gibi sıfatlar ediniyor kendisi ve bolca eleştiriliyor Galatasaray kültürünü bozacağından dolayı. Ligin bitimine 6 hafta kala hoca değiştirmesi bu tartışmalarda bolca kullanılan argüman olmuştu. Neticede kazanan her zaman haklıdır.

Herşeyin ötesinde şu demeç çok hoş bir demeç, her ne kadar takımın ağzına sıçtığı zamanlar olmadı değilse de Kalli'nin hakkı da teslim edilmeli. Aynısını Cevat Güler de yaptı geçenlerde, hoşuma gitti. Galatasaraylılık bitmez gibi görünüyor, gibi geliyor bana yoksa bir şüphen mi var?

Şimdi ikinci haber de Galatasaray ile ilgili olsun, sonuncusu da Beşiktaş'la ilgili. Ahahahha, dur dur, Beşiktaş'ın haberi şimdi olsun: "Sivok ve Zapotocny ile anlaştık" Heyecan verici transferler bunlar di mi Sinan?

Alamasan bile isminin büyüklerle geçmesi, ama gerçek anlamda yani öyle tabloid basın haberi demiyorum, hem yurt içinde hem de yurt dışında iyi gelir bünyeye. Misal Fenerbahçe Carlos'u aldı ve Ronaldo'nun peşinde haberleri. Ya da şimdilerde bolca dolanan Laudrup Galatasaray'a mı? haberleri. Bunlar yurt dışında da çıkan haberler, hem taraftara gazı verirsin hem de sükse yaparsın, güzel olur, bal kaymak olur. Şimdi sorarım Sinan, Sivok kim, Zapotocny kim? En ufak bi heyecan yok bünyede.

Bu da son haber: Laudrup bıraktı!

* Gündeme karşı serin duruş dedim de, nerede alper mestçi, nerede shockhaber, nerede bizi eğlendiren o ekip? Nerede Fatih Solmaz'ın onlardan arak yapması ve shockhabercilerin Solmaz'a geçirmeleri. Özlenen tablolar bunlar.

15 Mayıs 2008 Perşembe

Ayar Almak

Futbol kaşınanı pek affetmeyen bir oyundur. Uefa'nın gençler bazında en önemli organizasyonlarından biri olan U-17 şampiyonasında, Fransa-Türkiye yarı finaline Batuhan Karadeniz damga vurdu. Penaltılara giden maçın içinde de buram buram laubalilik kokan hareketleriyle sinir bozan Batuhan, penaltı atışlarında kendince rakip kaleciyle dalga geçmek istedi. Atacağı köşeyi göstermeler, hakeme gereksiz kendini beğenmiş el-kol hareketleri falan fistan. Sinan Engin amcası güzel yetiştirmekte kendisini sanırım. Sonuçta muazzam bir ayar aldı topu üstüne nişanladığı Fransız kaleciden. Maç sonunda hüngür hüngür ağlayan takım arkadaşlarının yüzüne bakıp utanmıştır ve ''adam'' olma yolunda kendisine bişeyler katabilecektir umarım, yoksa sonu pek parlak değil. Benim peder bey'in buraya sansürlü şekilde aktarabileceğim bi sözü vardı, Batuhan'a da küpe olsun bari.

Başı kaşınan bulur tarağı, ...ü kaşınan bulur ....ğı .

Düzelt kendini Batuhan'cığım, daha yolun başındasın. Abi tavsiyesi...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
bilim sanat felsefe değil, bira sigara futbol. - şubat 2008