28 Mayıs 2008 Çarşamba

Euro 2008'de Türkiye

Biz Türkler kendimizden bahsetmeyi, bahsedilmesini seven bir toplumuz. Elin biri çıksa da bizi şöyle güzelce bi yağlasa, poh pohlasa erir biteriz karşısında, domalıveririz mesela. "Sizin yemekler şok güzel, raki kepap, mmmm" dese İngiliz kamyoncusu yedi düvele bahsederiz bu anımızdan, mest oluruz. Kimse övmüyorsa kendimizi överiz. Nasıl övmeyelim, ilkokuldan beri Türklük, Türk, Türkiye, Türkiyelilik gibi kavramları zafer, yengi, imparatorluk, koca cihanı dize getirmek, Orta Asya'dan Avrupa'ya gibi kavramlarla beraber görmüşüz. Devletlerimiz kurulduğunda göğsümüz kabarmış, imparatorluklar duraklama dönemine girdiğinde o tarih dersinden boynumuz bükük çıkmışız.

Her daim üstünüz işte. Var mı kimsenin itirazı? Jeopolitik öneme sahip bir ülke burası, dört tarafı denizlerle çevrili ve altında bor madenleri falan var. İstesek amına bile koyarız yani. Ama yapmıyoruz. Gerek yok. (Coğrafi avantajlarımızın olduğu bir gerçek ama, bu gerçeğe sırtımızı dayaya dayaya da sırtımız çürümüş. Bir önümüze bakalım yahu.)

Birkaç yurtdışı tecrübesi yaşamış biri olarak kendimde de gördüğüm birşeydir bu kendinden ve Türklükten bahsedilmesi durumu. Refleks olarak gelişen birşey ama, kesinlikle bilinçli değil. Bir İngiliz, bir Fransız, bir Alman, birkaç tane de Türk toplanmış, muhabbetin bir yerinde Türk sazı eline alıyor ve Türklükten bahsediyor, yemeklerinden olsun, futbol takımlarından olsun, politikasından olsun... "Biz de varız, biz de burdayız, Türk'üm ulan!" hissiyatının adeta bir alien gibi tezahür etmesi de diyebiliriz buna. Engel olunmuyor buna, refleks işte.

Tarihimizde ilk defa kazandığımız EuroChamp bileti 1996 yılında. Kim var başımızda? Fatih Terim. Ardından 4 yıllık Galatasaray macerası ve UEFA kupası. 4 yılda almadık kupa bırakmıyor. Coşuyoruz biz taraftarlar da. Gazetelerin manşetlerini "Yendik mi-lan?" ya da "Avrupa'nın Fatihi" ya da "Duy sesimizi Avrupa" gibi başlıklar süslüyor. Göğsümüz kabarıyor işte. Biz de burdayız diyoruz aslında. Bu sırada bir bok zannediyoruz kendimizi. Aslında hiç de fena bir bok değiliz ama bu mükemmellik daim olacak zannediyoruz işin gerçeği. Değil tabi ki, futbol ülkesi değiliz ki. Mahalle kültürüyle yoğurulmuş -ki bu mahallede top oynama kültürünü de gitgide kaybeden bir toplum- futbolu seven bir avuç insanın yürekleriyle mücadele ederek ve bu sırada futbol kültüründen nasibini almış birkaç Rumen ve Brezilyalının teknik ve profesyonellik becerileri ile kazanılmış zaferler bunlar. Neyse... Güzel şeyler tabi.

Ha bi de, Dünya üçüncülüğü var ki... O da turnuva üçüncülüğü zati. Başarıyı küçümsemiyorum asla. Bi durun da nefes alın diyorum, abartmayalım diyorum. Hazmedelim başarılarımızı.

Dur dur, gelicem şimdi kadro seçimine. Fatih Terim diyorduk... İmparator oluyor işte kendisi bu sırada. Ardından aksiyon dolu Fiorentina, Milan ve tekrar GS maceraları ve inişe geçen bir grafik gözlüyoruz bu sırada. Başarıda baş tacı ettiğimiz motivasyon ustası taktik dehamız, göz bebeğimiz Terim, başarısızlıklarla beraber istenmeyen adam oluyor bir anda. Her yaptığını eleştiriyoruz, her yaptığına bok atıyoruz. Ha bu bok atanların arasında başarısızlığı kabul edemeyen ve her daim başarı isteyen kahvehane budalaları olduğu gibi bir de CM ve FM ile yetişmiş bir grup gençlik var ki bu gençlik diyor ki, olabilecek en yetenekli oyuncuları çimlere salıverdiğinde başarı garantidir. Oyuncular robottur çünkü, software'dir, piksel'dir. Aralarında komünikasyon olmasına gerek yok, kişilikleri yok zati bunların. Köle lan işte, ayak içi pas yapsınlar, boş koşular yapsınlar, uzaktan kaleye şut çeksinler, başarı zati gelir.

Nah gelir.

Hiç mi top oynamadın mahallede, halı sahada falan? Takım arkadaşlarınla hiç mi komünikasyon halinde olmadın? En basitinden, sana pas verebilecekken ve sen de onu gole çevirebilecekken pas atmayan arkadaşına kızdın mı kızmadın mı? 40 metrelik de bir koşu yapmıştın diyelim. Adrenalin üst seviyede. Kendini ne kadar kontrol edebildin ve arkadaşının çabasına alkış tutarak geriye dönüp defansif pozisyonunu alabildin? Ha pardon, onlar piksel zaten.

Ne piksel'i lan? Onlar da sevişiyor, yiyor, içiyor, sıçıyor hatta. Seviniyor, üzülüyor, bunalıma giriyor, gazete okuyor, karısından azar işitiyor falan fistan. İnsan işte lan, senin benim gibi.

Sen diyorsun ki, Ümit Karan niye alınmadı? Tamam FM mantığıyla düşünürsen şu taktikte çok güzel gider. Koy bunu ortaya, sağdan Nihat'ı yolla, soldan Arda'yı. Ortadan Tuncay desteklesin, gerisinde Emre dursun, Aurelio dursun. Mis, di mi? Değil işte. Ümit Karan yarrak gibi bir kişiliğe sahip çünkü. Tanımıyorum tabi ki kendisini, ama yıllardır izliyorum saha içindeki hareketlerini. Yok işte olmaz.

Sabri mesela. O da yarrak gibi bi insan. Ama itaatkar. Söz dinler, hocasına saygı duyar. İki höt zöt'den sonra işine bakar, görevini yapar.

Halil kadrodan niye alındı? E Semih var, Nihat var, Tuncay var. Niye Mevlüt alınmadı? E Mevlüt'ü kaç kere izledin diye sorarlar adama. Toplamda 50 dakika falan izledim. Mücadelesini, isteğini ve heyecanını gördüm. Halil'i de izledim eleme grubunda. Kusura bakmasın ama bal yapmayan arı kendisi. Her koşulda Terim'in tercihidir. Bana göre doğrudur.

Yıldıray niye kadrodan alındı? Taktik diziliş nasıl olacak? 433 ve 451 arası birşey. İçeri kaçan kanat-forvetler. Nihat, Tuncay, Arda, Colin Kazım gibi adamlar var. Ortası için Emre var, onun alternatifi Ayhan var. Bunlar nasıl adamlar? İkili mücadelelerde ayakta kalan adamlar. Yıldıray ne peki? Tekniğine laf yok ama fiziği kofti bir adam. Üstüne de kötü bir sezon geçirmiş Bundesliga'da. Ha olsa olur muydu, olurdu bence ama Terim'in tercihi. Çok kritik olduğunu düşünmüyorum yine.

İbrahim Kaş üzerine laf etmiyorum, Milli Takım'ın havasını solusun diye çağrılmıştı zaten.

Bak ne diyoruz? Taktik ve tekniğin yanında kişiliklerin uyumu da önemli galibiyet ve iyi oyun için. Sonra duygusal ve rol model seven Türk insanı için itaat edebileceği, yol gösteren, güven veren Hulusi Kentmen gibi bir adam lazım. Toprağı bol olsun, Hulusi Kentmen bana terli terli soğuk su iç, birşey olmaz dese içerdim. Terim dese de içerim mesela. Bir bildiği var derim.

Terim'e göre olabilecek en uyumlu kadro bu.

Defansımız götüme benziyor diyoruz arkadaşlar arasında. Ronaldo ana bacı bırakmayacak, gol üstüne gol bırakacak diyoruz. Ama defansı bir sayın lan allahınız severseniz! Servet, ligin en formda stoperi ama kendisini UEFA kupasında gördük. Görmez olaydık, unutmadık yani. Türkiye'de Gökhan Ünal'la, Mehmet Yıldız'la, Bobo'yla mücadele eder, hepsine de öptürür çimleri ama yurt dışında farklı işte. Emre Aşık, Emre Güngör, Gökhan Zan, Sabri Sarıoğlu, Hamit Altıntop, Uğur Boral, Hakan Balta. Olabileceğin en iyisi işte. Hala İbrahim Toraman diyorlar. Ya bi susun, Toraman'ı da gördük işte, daha iyi değil Aşık'tan da Güngör'den de.

Orta sahaya bakalım, nasıl bir kadro çıkar Portekiz maçına? Şimdi save game yasak olsun, Fm'de bana kadroyu versinler, şöyle derim: İleri üçlü Semih, Nihat, Arda. Ortada Aurelio, Emre, Tuncay. Geride de Servet, Güngör, Balta, Hamit. Kim olur alternatif? Tuncay'a Topal olur. Semih yerine mesela Tuncay olur, Nihat striker'a kayar. Oyuna sonradan Tümer'i sokarsın, (Tümer seçiminde diyebileceğim birşey yok bu arada, farketmişsinizdir. Aklıma kötü birşey geliyor ama Terim evli barklı adam, yapmaz öyle birşey.) Sabri'yi sokarsın, Topal'ı sokarsın. Yani alternatifler de güzel işte. Terim inanmış bu adamların uyum sağlayabileceğine, bize ne bok düşüyor anlamıyorum.

Yazının başına bağlayacak olursak: Kendimizi dev aynasında görmeyelim yarenler, a dostlar. Bu takımdan bir kasaba olmaz. Ama bu Terim'in suçu değildir. Çünkü kalite bellidir. Yani ortaya fasulye koyuyorum, salça koyuyorum diyorum ki sonra sana, hadi bundan sucuklu kuru fasulye çıkar. Nerde et suyu, nerde sucuk peki? Malzeme yokken Terim'den büyük işler bekliyoruz. Avrupa'da kediye dönmüş bir Aslan, İngilizlerden 8 yemiş bir Kartal ve tarihinin en büyük başarısını yakalamış ama maalesef takımının ana parçaları yabancı olan bir Kanarya var elimizde. Bunlardan topla oyuncuları, sonra da yurtdışına çıkınca solaryumdan çıkmış balığa dönen lejyonerleri dahil et. Yemek bu işte. Ortada ördek bile yok, diyorsun ki portakallı ördek istiyorum, sosu falan çok acayip olsun bir de.

Terim'in seçimlerine saygı duyalım. Elimizdekinin ne olduğunu bilelim. Coşmayalım. Bu turnuvaya katılmak bir başarı, iyi top oynayıp saygı kazanmak daha da güzel bir başarı. FM de değil ki bu arkadaş, uyum istiyor işte.

3 comments:

tumu dedi ki...

o yarrak gibi kişiliği var dediğin ümit karan bu 23 kişilik kadronun 8'iyle -boru değil 3'te 1- şu an aynı
takımda kontratı bulunan, o takımı 3 senede 2 defa sike sike şampiyon yapan gollerin çoğunluğunu atmış ya da atılmasında önayak olmuş, belki de türkiye'deki -hakan şükür'den sonra-
halen aktif durumda olan en iyi santrafor olan, ve terim'in şu anki sisteminde -tek forvet- oynayabilecek
yegane adamdır.
bilmiyorum acaba arda, ayhan , topal, servet ve diğerleri de mi senin tabirinle yarrak gibi kişiliğe sahipler ki yıllardır aynı takımda oynayabiliyor, belki bazen karısından çocuğundan fazla onu görüyor ama katlanabiliyorlar.

konuşmalarını, oyun stilini, tipini sevmeyebilirsin ama tanımadığın bir insanın kişiliği hakkında yorum yapman kusura bakma ama biraz saçmalamaya kaçmış.

takip edilesi bir blog ama gereksiz yere saçmalamalar..

kolay gelsin..

troy dedi ki...

ehehhe güldüm yorumunu okurken. yarrak kelimesinin mizahımız içinde ne kadar da dolgun bi yere sahip olduğunu farkettim başkası kullanırken. şimdi yarrak gibi kişilik kelimesi sana çok ağır bi ifadeymiş gelebilir, hafif demiyorum tabi ki ama bizim aramızda kullandığımız bir deyimdir bu. kişiliğini beğenmiyorum, aslında epey beğenmiyorum, o yüzden yarrak gibi kişilik diyorum. takımında şampiyon olması, hele ki benim de fanatiği olduğum takımda oynaması ve takım arkadaşlarının da milli takıma seçilmiş olması onun kişiliğine yarrak gibi dememde bi etken oluşturmaz. saha içindeki hareketlerinin yanında yıllardır basına verdiği demeçleri de görüyorum. iyi bir basın takipçisiyim, iki manşete de kanmam. o yüzden tanımadan yarrrak gibi kişilik sahibi olduğu konusunda ısrarcıyım. ama bu onun iyi bir golcü olduğu gerçeğini değiştirmez. aynı zamanda bu onun şu anki antrenörün yönetiminde şu anki milli takım kadrosuyla kendi takımında olduğu kadar efektif olamayacağını da değiştirmez. bilmem anlatabildim mi derdimi? yani yarrak gibi kişilik sahibi olmasıyla bi derdim yok.

gereksiz yere saçmalamalar konusuna gelince:

bizim kendi aramızda, dostlar arasında yaptığımız bi blog bu. bak yukarıda sağda da yazıyor, yarınlara miras aracı güden alelade bir günlük. o yüzden deyimleri seçerken epey özgürüm, kaç tık gelmiş, kaç kişi okumuş derdinde değilim. 1 yıl sonra baktığımda hoşuma gidecek zamanında bunları yazmış ve tarihe not düşmüş olmak, tek meselem bu.

burda da elbette düzeyli yazılar okuyabilirsin. ama genelde özgür bir zihinden çıktığı için daha keskin fikirler ve gözlemler bulucaksın. yine de gidip verkac.org falan oku çok düzeyli olmasını istiyorsan, ne bileyim, radikal futbol oku salı günleri. o da iyi. oku diye yalvarmıyoruz yani. kardeşlerime yalvarırım yalnızca oku diye. onlar da okuyor zati.

haydi eyvallah.

Nazmi Hasdemir dedi ki...
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
bilim sanat felsefe değil, bira sigara futbol. - şubat 2008