11 Eylül 2008 Perşembe

Türkiye: 1 - Belçika: 1

Maçın teknik detayları hakkında, yeşil çimler üzerinde futbola dair dönenler hakkında çok takılma taraftarı değilim. Daha önemli bir nokta gördüğümde sahadaki oyun da bahsedilecek kadar mühim değilse eğer çimlere takılıp kalmak anlamsız kanımca. Kötü oynayan bir milli takımımız, maalesef tahriklere kapılan bir teknik adamımız vardı dün sahada. "Tahrik" denen tabii bir mazeret olmamalı; şöyle diyelim: tahriklere kapılma alışkanlığından kurtulamamış bir teknik adamımız vardı.

Benim daha önemli olarak gördüğüm mevzu milli takımın uzun vadedeki durumuna, büyük resme ait.

Dünya üzerinde yalnızca büyük takımların futbolseverlere sunabildikleri bir hikayeleri vardır. Bu oyun stiliyle olur, geçmişe dair, tarihiyle ilgili olur. Brezilya'yı kıvrak ve hareketli oyunuyla, Almanya'yı disipliniyle biliriz değil mi? Ya da Barcelona ve Real Madrid, Katalan-Franco hikayeleri ile diğer futbol kulüplerinden farklı bir yere otururlar.

Türk Milli takımımızın böyle bir profili yoktu geçtiğimiz Avrupa Şampiyonası'na kadar. Kendi kendimizi poh pohlamak için Avrupa'nın Brezilyalısı, Ortadoğu ve Balkanların incisi gibi komik sıfatlar yarattı medya. Son şampiyona ise bizi diğer hikayesiz ya da stilsiz futbol ülkelerinden bir adım öne çıkardı. Son dakikalara kadar yılmayan, inancını ve hırsını kaybetmeyen bir milli takım. Bu sıfatı kazanana kadar birkaç maçı geriden çevirdik, kan, ter ve göz yaşı döktük. Kolay olmadı tabi bütün bunlar ama zor olmuş olması da bu oluşma sürecinin tamamlanmış olması anlamına gelmiyor.

Avrupa şampiyonasında kazandığımız bu kimlik ve elde ettiğimiz başarı dün gece Belçika'nın 1-0'dan sonra sahasına kapanmasının nedeniydi. Biz ise henüz bu kimliğin getirdiği büyüklüğü sindiremediğimizden dolayı geriye düştükten sonra oyunun geri kalanında gerekli sabrı ve akılcılığı gösteremeden aceleci bir oyun ortaya koyduk.

Bendenizin naçizane önerisi şudur: Hedefimiz eleme gruplarında İspanya ile grup liderliği için çekişmek yerine playofflara katılabilmek için diğer takımlarla çekişmek olmalıdır. İspanya ile boğuşmak ve onu rakip görmek, İspanya'nın büyüklüğü altında ezilmemiz anlamına gelecektir. İspanya düzeyindeki takımlarla boğuşma zamanımız 2012 Avrupa Şampiyonası elemeleridir. Ama ondan önce böyle bir konuma gelebilmek için 2010 Dünya Kupası'na katılmalı, en az çeyrek finali görmeli ve hem kafa olarak hem de kura bazında bir üst torbaya çıkabilmeliyiz.

Bu süreç boyunca "yenilgiyi kabul etmeyen çılgın türkler" gibi tanımları ve hikayeleri doğrulamak ve özümsemek için bu yolda devam etmektir Milli Takımın görevi. Bu yolda yürümeyi bilmeyen ama son derece muntazam emekleyen bebekler gibi kimi zaman ayağa kalkarken düşecek, kimi zaman kafamı gözümüzü yaracağız. Ama bu yoldan dönmemek demek yürümek demek, büyümek demek.
Sadece teknik direktör bazında değil oyuncular, yöneticiler, taraftar ve basın olarak da büyük olmalıyız.

0 comments:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
bilim sanat felsefe değil, bira sigara futbol. - şubat 2008