21 Aralık 2010 Salı

Arda Turan Sendromu*

A.Y: Ulan arda sen de mi buradasın
A.T: Başkanım ne yapayım, futbolu bıraktım açılışlara katılıyorum.

Spor sayfaları İngilizlerin tabloid gazetelerinden farkı olmayan ve bununla beraber medyanın amiral gemileri olduğunu iddia eden gazete parçalarını okumak mı zorundayız, yoksa okumaktan keyif mi alıyoruz? Bu soru önemli çünkü arz talep dengesini kurduğumuz denklemde çoğu zaman farkında olmasa da tüketici dediğimiz taraf arz eden tarafı şekillendiren gücü elinde tutuyor. Sen, ben ve onlar, Arda Turan'ın kız arkadaşıyla olan münasebetini ya da bir açılışta gerçekleşen basit bir diyaloğu haber yapan ve böyle bir ucubelikle para kazanan medya müsvettelerine fırsat tanıyoruz. Arda Turan'ın, basitçe anlatmak gerekirse, oynadığı futbola değil de el sıkıştığı ya da beraber uyuduğu insanlarla olan ilişkisine odaklanıldığı sürece alıcı ve satıcı arasındaki ilişki satıcının sürmesini istediği yolda devam edecek ve neticede tabloid basının varlığı Türk varlığına armağan olmayı sürdürecek.

Farklı bir açıdan yaklaşalım. Bildiğiniz üzere Ekşi Sözlük, geneli 18-30 yaş arası seyreden, üniversiteli ve sosyal medyayı aktif bir şekilde kullanan, ortalamanın üzerinde sayılabilecek bir kullanıcı profiline sahip. Ekşi Sözlük için homojen ve elit bir ortam demek naif bir tutum olur ancak bünyesindeki kalitenin ortalamanın üzerinde olduğu da su götürmez bir gerçek. Burada çelişen konu ise bu insanların yukarıda bahsettiğim çürümüş medyanın polemikle beslenen kokuşmuş asparagaslarını ciddiye alması ve sayfalarca entry'de şuursuzca tartışıyor olması. Günlük mastürbasyon ihtiyacını karşılama görevi gören bu ve benzer meselelerin kahvehanelerde, parklarda ve bahçelerde ağıza alınıyor olmasını doğal karşılarım ama zannederdim ki tüketiciden tüketiciye fark vardır ve kalite kendini er geç belli eder. Sanmayın ki bu bir Ekşi Sözlük eleştirisidir... İşaret ettiğim kesim Ekşi Sözlük ekseninde yer alan ve spor kültürü ve eğitimi ortalamanın üzerinde sayılabilecek insanlardır.

Neymiş efendim, Aziz Yıldırım, Galatasaray kaptanına "ulan" demiş. Arda Turan ise gereken cevabı verememiş ve Ultraslan Arda'nın kaptanlıktan alınmasını buyur etmiş. Az önce eleştirdiğim tüketiciye gereken malzemeyi sağlayan bidon medyanın ellerini ovuşturup, ağzının sularını akıttığı bir haber bu. Meselenin içinin ne kadar boş olduğu açık, ortada. Ronaldinho'yu getiremeyen basının domestik havuzda ne kadar kreatif olduğunu kanıtlama çabası, Türk futbolu üzerine İngiliz futbolu ya da Barcelona üzerine olduğu kadar futbol uzmanı olmaya üşenen standartsız futbol tüketicimiz tarafından afiyetle baş tacı ediliyor. Sonuç? Arda Turan meselesinin aşınması ve neticede saha içi eleştiri ile saha dışı eleştirinin birbiri içine girmesi. Son kertede avucumuzda kalan ise hastalıklı ve başedilemeyen bir futbol kamuoyu.

Arda Turan'ın kariyeri özelinde konuşacak olursak... Şahsi kanaatim, kendisinin benzeri bir genç futbol celebritisini Türkiye'nin daha önce yetiştirmemiş olması Arda Turan'ın şanssızlığıdır. Ona yapılan saha dışı zulüm elbette ki, bu satırlarda olduğu gibi, şimdi ve gelecekte eleştirilecektir. Muhtemeldir ki, şimdi farkında olmasalar da gelecekte bu süreçten avantajlı çıkacak olanlar Arda Turan gibi bir yeteneğe sahip olan ve erkenden şöhrete kavuşacak olan genç futbolculardır. İronik bir tespit olacak ama bana kalırsa Arda Turan'ın tahribatı Türk futbolunun gelişimi için büyük bir faydadır. Çünkü bu tahribattan zararlı çıkacak olan futbol kamuoyunun ders alması ve vicdansız tutumlarını törpüleyecek olması kaçınılmazdır. Gelişim süreci uğruna (progress) canını yaktığımız bu bağlamdaki sanırım ilk ve umuyorum ki son değer olur da biz de saha dışını konuşurken saha içini piç etmeyi alışkanlıklar listemizden çıkarırız.

* BSFDK diyor ki "Arda Turan Sendromu" gelişmekte olan toplumlarda zamansızca öne çıkan bireylerin asli olarak yönlendirmeler sonucuyla toplum tarafından gördüğü negatif ve plansız tepkiye verilen isimdir. Sendromun en belirgin semptomu, sendromun öznesi olan bireyin çeşitli araçlarla toplum tarafından baskı altına alınması ve işlevsiz hale getirilmesidir.

Habertürk - "Ulan Arda sen de mi buradasın?"

20 Aralık 2010 Pazartesi

O An - 9

15 Aralık 2010 Çarşamba

This is ODTÜ

Ntvmsnbc - Kalkanların önünde uzun eşek

13 Aralık 2010 Pazartesi

Veda

Okuyacağınız yazı son derece şahsi, kısmen düzensiz ve ama oldukça içten olacak. Ali Sami Yen stadının vedasına ve son zamanlardaki halet-i ruhiyeye bağlı olarak Galatasaraylı olmaya binaendir aşağıdaki satırlar.

Bugün NTV Spor'un "14-16" isimli programının bir kısmını ASY'ye vedaya ayırmışlar; tesadüfen rastladım. Neuchatel, Monaco ve Real Madrid zaferlerinden yayınladıkları goller eşliğinde Turgay Şeren, Metin Türel, Tanju Çolak, Hayrettin Demirbaş, Bülent Korkmaz, Suat Kaya ve Okan Buruk'u telefonla canlı yayına bağladılar. Olağanüstüydü bu kahramanları arka arkaya dinlemek ve bir o kadar da üzücü. Anlattıkları iki satır şeydi ama tarihe veda edişin vermesi gereken buruk gururdan daha çok, duygusal ve hüzünlü bir hal vardı sözlerinde, kaçınılmaz olarak. Çünkü maalesef, bu yılki sportif başarısızlığı konuşmadan ASY'ye veda etmek imkansız hale geldi. Başarısızlık o kadar göz önünde, o kadar can acıtıyor ki ayrılık acısını bile hissedemiyoruz. Tarihimizle gurur duymamız için, tarihe selam durmamız için ve geçmişi yad etmemiz için bu veda harika bir fırsat olmasına rağmen değerlendiremiyoruz. Çünkü koşullar izin vermiyor. Biz de bu koşullara boyun eğiyoruz.

Okuduğunuz blog'a yazmaya çokça ara vermişimdir. Blog'u ilk açtığımda da şu anda da kendim için yazıyor olma hissiyatı mevcuttu ama yine de etraftan takdir görme isteği, takdir edersiniz ki, kaçınılmazdı. Yine de tembelliğim ağır bastı ve güncelleme işine uzun zamanlar ara verdim. Şöyle bir arşive göz atılsa farkedilir ki ne zaman Galatasaray başarısız bir dönem geçirmiş, ben o zaman yazmayı bırakmışım ve yoğunlukla yazdığım Galatasaray maçı eleştirileri ya da durum kritikleri artık klavyemden çıkmaz olmuş. Her hafta izlediğim sarı kırmızı maçları artık izlemez olmuşum. Üzüntüm, acıdan kaçma gayretim ve Galatasaray ile ilgili herhangi bir materyal görmeme isteğim bir kenara, şimdi sorguluyorum kendimi: Başarı odaklı bir taraftar mıyım ben?

Bu soruyu sadece kendimdeki değişimi görüp de sormuyorum. ASY'deki son lig maçı olan Gençlerbirliği maçında, kötü gidişe tepki olarak sahaya atılan yüzlerce koltuk beni epey etkiledi. Böyle bir başarısızlık zamanında nasıl doğru ve faydalı tepki verilir, tam kestiremiyorum. O gün koltukları kıran adamlar sonuç odaklı adamlar mıdır; o koltukları kırınca bir şeylerin değişeceğini mi düşünüyorlardır, hiç sanmıyorum. Ya da doğru tepki sarı kırmızıyı giyen oyuncuları -ruhsuz, yeteneksiz ya da fiziken yetersiz olsa bile- yuhalamak mıdır? Hakikaten hangi tepki doğru olur, bilemiyorum ve eminim ki kimse bilmiyor. Bilinmediği için de gelişine (reaktif) davranışlar söz konusu oluyor. Düşünmeden hareket etmenin bir stadyumda garip karşılanmadığı da malum. Sonuç olarak sportif kaosun yanına bir de toplumsal anlamda (Galatasaray'ı sevenler toplumu) bir kaos ekleniyor. İki taraf da yetersiz, orası belli. Kurunun yanında burayı okuyup hak verenler de yanıyor, orası da belli. Üzülüyorum ama belli olan bir şey daha var ki o da yeşil sahada başarı gelmedikçe bu kaos hali devam edecek. Çünkü başarı odaklıyız.

Kabul edelim, başarı odaklıyız. Şimdi size modernite ya da materyalizm nutku atmaya hiç niyetim yok, korkmayın. Ama kabul edelim ki tüketici olmaya iyi meylettik. Şimdi size "ah o eski zamanlar, rakip tribünlerin beraber oturduğu zamanlar" diyerek komik olacak da değilim. Sadece duruma dikkatinizi çekmek istiyorum. Kendimden yola çıkacak olursam... 8-9 yaşlarımda Galatasaraylı oldum. 2000 yılında 14 yaşımdaydım ve çocuk yaşta sayılsam da içimdeki Galatasaray sevgisi korkunç boyutlardaydı. Çünkü Galatasaraylı olmak ayrıcalıktı benim için, diğerlerinden farklı kılandı. Benim statümü yükseltiyor, yüzümü güldürüyordu. 1990'ların ortalarından beri, yani aklımın erdiği ilk anlardan beri hep iyi oyuncular, iyi skorlar ve kupalar gördüm. Şu zamanları saymazsak gördüğüm en büyük kriz ikinci Terim dönemidir ki büyük resimden bakacak olursak çok büyük bir kriz değildir o dönem. Feldkamp ya da Skibbe döneminde de üzüldüm ama önemli değildi çünkü hep başarılı olacağız diye bir şey yoktu. Ama bu başarısızlık dönemi giderek uzadı ve an itibariyle zirveye ulaştı. Şimdi ben o çok sevdiğimi iddia ettiğim Galatasaray'la ilgili herhangi bir görsel ya da yazılı materyali yalnızca tarih kitaplarında görmek istiyorum, yani yalnızca başarının olduğu tarihi yaşamak istiyorum. Yaşadığım an acı veriyor, çünkü topyekün bir başarısızlık var. Beni güzelliğe alıştıran Galatasaraylılık olgusu şimdi başımı önüme eğmeme yol açıyor. İlk bakışta suçlu sahadaki futbolcular gibi gözüküyor ve bir çırpıda nefretimi kusuyorum. Haklı mıyım? Değilim. Sadece yöneticiler mi suçlu? Büyük payları olabilir mi ama hangi yöneticiler suçlu ya da sırf istediğini alamayan tüketici iyi hissetsin diye belli kişiler suçlu olmak zorunda mı?

Hem ben nasıl bir taraftarım ki severken yalnızca sarı ve kırmızıyı ve bir bütün olarak Galatasaray'ı seviyorum ancak üzülüyorken parçalardan nefret ediyorum? Beni üzen Galatasaray bütününden nefret edemememin karşılığı, bütünü oluşturan parçaları kötülemek oluyor. Kolaya kaçıyor gibiyim. Ama aslında, basit olarak asıl mesele bu hissiyatı uçlarda yaşamaya alışmış olmak gibi geliyor bana. Üzülürken bu kadar kırıcı, bu kadar unutkan, bu kadar sert ve duygusuz olmak mı doğru olan? Üzüntüyü bu kadar uçlarda, belki de nefret boyutunda yaşamak mı haklılık? Yine geçmişe dönecek olursak, Türkiye'deki hiçbir taraftarın yaşamadığı sevinçleri biz dibine kadar yaşarken kimse bize dönüp de "biraz sakin olun gençler, bugünkü sevinci de yarınki olası üzüntüyü de üsturuplu yaşayın" demedi. Dibine kadar yaşamak alışkanlık oldu herhalde. Biraz da kaybetmeyi bilmemek sirayet etti davranışlarımıza.

NTVSpor'daki telefon bağlantıları süresince eskileri yaşayıp durdum. Hayrettin'i ve Tanju'yu dinleyip Youtube'da şuursuzca izlediğim görüntüleri hatırladım. Ben onları birebir yaşamadım ama kendi içimde yarattığım Galatasaraylılık bütününde onların da kocaman birer yeri vardı, duygulandım. Suat, Bülent ve Okan konuşurken yüzüm hep gülüyordu. Nasıl gülmesin ki... Nasıl gülmesin, ben bir başarı odaklıyım. İster y jenerasyonu ya da tüketim toplumu üyesi deyin, ister başarıya alışmış Galatasaraylı deyin. Ben ve benim gibi binlercesi bir değişim sancısı yaşıyor şu sıralar. Kazanmaya, ama ne olursa olsun kazanmaya tapılan, kaybetmeyi inatla (mantıksız da olsa) kabul etmemenin göğe çıkartıldığı ve başarı hikayelerinin kutsal kitaplar haline getirildiği bir zamanın üyeleriyiz. İşte bu yüzden bizim icraatlerimiz de, sevdiğimiz insanlar da, sevdiğimiz şeyler de ve tuttuğumuz takım da en başarılısı olmalı, en iyisini yapmalı ve en güzeli olmalı. Aksi kabul edilemez, aksi haline bağışıklığımız yok. İşte o bağışıklığı kazanana dek bu sancıyı yaşamaya mahkumuz. Rijkaard'ın uyum sağlayamaması, Sabri'nin yanlış ortası, oyuncuların fiziki yetersizliği ya da Adnan Sezgin'in basiretsizliğini konuşmak iyi güzel de, bir de böylesini konuşmak lazım. Madem güle oynaya veda edemiyoruz Ali Sami Yen'e, bari yeni şeyler konuşarak, yeni bir bakış açısı edinerek gösterelim saygımızı. Kaybetmeye saygı göstermek değil maksadım, kaybederken şahsiyeti ve karakteri korumak.

Güle güle Mecidiyeköy.

24 Ayar

Her ne kadar köklü bir spor kulübünün, futbolcu odaklı ve cevap verme amaçlı bir basın metni hazırlamasını takdir etmesem de, özne Emre Belözoğlu ve mevzu da kendisinin eylemleri olunca tarafsızlığım kaybolup gidiyor. Kimin neyi hakettiği elbette tartışılır ve Emre'nin Ankaragücü maçı sonrası "önce adam olsunlar" minvalindeki demeci daha da tartışılır. Ha biz alışmışlar ve kanıksamışlar bu demeçleri ya da davranışlar öbeğini ne kadar ciddiye alıyoruz derseniz, pek almıyoruz. Benim için herhangi bir haber değeri yok. Ama Ankaragücü yönetimi epey ciddiye almış ve son zamanların en güzel ayarına imza atmış. Doğru ya da yanlış demiyorum, öznel bir yargı olur. Gerçek şu ki 24 ayar olmuş.

Emre Belözoğlu nasıl bir adamdır?

Emre Belözoğlu, 15 Kasım 2005’de Türkiye-İsviçre milli maç sonrası İsviçreliler'e saldırarak ülkemizin ve milli takımımızın itibarının dünya çapında yara almasına sebep olan bir ‘adam’dır.

12 Eylül 2007’de Türkiye-Macaristan maçı sonrası kendisini eleştiren basına 'kol' işareti yapan bir ‘adam’dır.

5 Aralık 2008’de Denizli deplasmanında G.Saraylıyla tartışan, kendisine çok şeyler veren eski takımı Galatasaray'a 'O takım' diyebilen bir ‘adam’dır.

19 Aralık 2008’de Konya'da bir gazeteciye 'Seni sabaha kadar döverim' diyerek Milli takım kaptanlığından alınan bir ‘adam’dır.

8 Mart 2009’de Kayseri deplasmanında Cangele'ye boğaz kesme işareti yapan bir ‘adam’dır.

12 Nisan 2009’da Galatasaray deplasmanında 0-0 biten maçta Sabri'yi ölümle tehdit ettiği iddia edilen bir ‘adam’dır.

3 Mayıs 2009’da Beşiktaş-F.Bahçe derbisinde boğazını sıkan Deivid'e 'Seni fena yaparım' diyen bir’adam’dır.

24 Ağustos 2009’da Diyarbakırspor maçında hakem Suat Arslanboğa'nın eline vuran bir ‘adam’dır.

30 Ağustos 2009’da oynanan Manisaspor maçında rakibi Nizamettin'in üzerine hızla giderek 'p.. kurusu' diyen bir ‘adam’dır.

Bunlara ilave olarak sayabileceğimiz pek çok örneğin yanı sıra dün oynanan müsabaka sırasında kulübemize bakarak ‘O… çocuğu’ diyebilen ve bu sözü yayıncı kuruluş kameralarına takılan bir ‘adam’dır, Aynı müsabakada, müsabakanın yan hakemini elinin tersi ile itebilen bir ‘adam’dır.

Bütün bunlara sebep olan bu şahsın kamuoyu ile adeta dalga geçercesine tehditler savurarak adamlık dersi vermesi kültür altyapısı zayıf insanların ne kadar tehlikeli olacağının da en güzel ispatıdır.

Bilinmelidir ki bu tarz davranışlar kariyerinde zirveyi gördükten sonra keskin bir inişe geçmiş, artık o eski parlak günlerine dönemeyen ve dönemeyecek olan bir insanın umutsuz çırpınışlarıdır. Bu şahsa tavsiyemiz böyle söylemlerden ve kafa-kol kesme hareketlerinden uzak durmasıdır. Zira gerçek hayat kendi küçük dünyasında kurguladığı ve etkisinden kurtulamadığı mafya filmlerinin çok uzağındadır.
Ankaragücü Spor Kulübü Basın Açıklaması
Hürriyet Gazetesi - Önce adam olsunlar

Guus Hiddink is een Believer

12 Aralık 2010 Pazar

"Size Her Yer Trabzon"

Olimpiyat Stadı bordo-maviye boyandı!

7 Aralık 2010 Salı

Kaçan Şampiyonluğun Ardından


Brezilya Ligi Serie A'da Corinthias değil de Fluminense şampiyon olunca, Nike Ronaldo'yu kameranın karşısına oturtmuş. Kaçan kupanın ardından "What should I do?" dedirtmemeleri iyi olmuş ama Ronaldo'yla bu şekilde yüz yüze kalınca insan bir garip hissedebiliyor.

O değil de... Tren esprisi yapan arkadaşım, bizdensin.

6 Aralık 2010 Pazartesi

2010'un En İyi 100 Spor Fotoğrafı

Totallycoolpix.com, 2010 yılında çekilen en iyi 100 spor fotoğrafını sıralamış. 100 fotoğraf çok fazla deyip geçmeyin. Korkunç fotoğraflar var, hepsine bakmanızı öneririm. Ayrıca 8. sırada tanıdık bir sima ve olay göreceksiniz. Bize artık sıradan geliyor gerçi, her yıl 3-5 kez yaşandığı için.

Top 100 Sports Pictures of 2010

3 Aralık 2010 Cuma

Tabii ki İsmail Er

Beşiktaş’la yıllık 2.7 milyon Euro karşılığında anlaşmaya varan İspanyol futbolcu ile bir görüşme yapan siyah beyazlı kulübün futbol komitesi başkanı Serdal Adalı, “Paranı ne zaman istersin?” diye sordu. Ve hiç beklemediği bir karşılık aldı: “Acelesi yok. Ne zaman müsait olursanız o zaman ödersiniz.”

İspanyol yıldızın bu sözü üzerine Adalı’nın, “Ocak ayından itibaren ödemelere başlarız” dediği öğrenildi. Tarafların bu söz üzerine mutabakata vardıkları ve ödemelerin 15 Ocak 2011 tarihinden itibaren düzenli olarak yapılacağı ifade edildi.

Hürriyet - Paramı istediğiniz zaman ödersiniz

Film Gibi

Son anda çıkan aksilikler sağolsun El Classico'yu izleyemedim. Youtube ve bloglar sağolsun bu enfes gece hakkındaki videoları, fotoları ve yazıları tarayarak bir şekilde kendimi tatmin etmeye çalışıyorum. Pennearabiata post etmiş, yemeğin üzerine tatlı niyetine.

26 Kasım 2010 Cuma

Riley Koş, Heat'i Seviyorlar

Amerikan kamuoyunda Pat Riley'nin Erik Spoelstra'yı indirip kendisinin başa geçeceği beklentisi hep 2005 yılındaki talihsiz ama bir yandan da -sonuç odaklı bakılırsa- haklı harekete dayanır. Takımın kötü gidişatından ve oyuncuların Riley gibi saygı duyacakları(!) bir hoca istemelerinden dolayı Stan Van Gundy zorla istifa ettirilmiş ve takım Riley'in kenara gelmesi ile beraber sezon sonunda şampiyon olmuştu. Şimdi benzer bir senaryo tekrar yaşanıyor ve herkesin beklentisi Riley'nin tekrar sahaya inip takımı zafere taşıması. İşte burada insanların istemsiz olarak yaptığı yanlış gözleme ve tutarsız inanca değinmek gerekiyor ki o da farklı zamanlarda benzer eylemin aynı sonucu vereceği yanılgısıdır. Bilmek gerekiyor ki Riley artık 65 yaşında ve saha stresini kaldıramayabileceğini kendisi dahi belirtiyor ve ben bunun blöf olduğunu düşünmüyorum. İşin başka bir yönü de Riley gibi yüksek egolu bir efsanenin, yalnızca çevreden gelen teşvikle (ve o teşvik ağlamaklı bile olsa) kaybedeceği bir işe gireceğine ihtimal vermiyorum. Bu sene Heat'in karşısında 2005 finallerinde karşılaştıkları Detroit ve Dallas'tan çok daha iyileri var. Ayrıca her ne kadar süperstar dense de ne Lebron (25) ve Bosh (26) yeteri kadar üst düzey tecrübeye sahipler ve ne de Wade bu takımı o büyük egolarla beraber mantık çerçevesinde taşıyabilecek kadar iyi. Yani bazen babalar, ismi Pat Riley bile olsa, sevenlerini üzebilir.

O yüzden duruma farklı bir şekilde yaklaşmakta fayda var. Varolan problemi tek bir neşter darbesiyle yok etmek ve ertesinde her şeyin düzeleceğine dair inanç, insan psikolojisindeki kolaycılığa ve hemen olsunculuğa örnek olarak gösterebilir ancak bazen ince ayarlar yapmak, zor olsa da, hastanın asıl ihtiyacıdır. Madem sene başında kıyasla tecrübesiz, oyunculuk kariyeri olmayan ve dolayısıyla saygı uyandırması için farklı faktörlerin devreye girmesi gereken Spoelstra gibi genç bir adamda karar kılındı, şimdi bu stratejinin devamını getirmek ve ona göre düzenlemeler yapmak lazım. Temmuz 2010'da yazdığım yazıda çokça eleştirmiştim ancak Riley olabilecek en iyi şekilde Lebron, Wade ve Bosh'un etrafında yer alacak parçaları takıma dahil etti. Sonraki aşama ise kağıt üzerinde iyi duran bu takımın pratik anlamda da iyi işlemesi. 2002 Lakers'taki Horry, Fox ve Fisher'ın, 2005 Heat'teki Mourning, Payton ve Walker'ın ya da 2008 Celtics'teki Rondo, House ve Perkins'in takımları için düzenli olarak nasıl skor ürettiğini ve oyun planlarında yarattıkları çeşitliliği hatırlayalım. 2010 model Heat için ise LeBron ve Wade dışında skora düzenli katkıda bulunan ve vasfı role player olan birini işaret etmek mümkün değil. Bunun yanında Big Three'nin son halkası olan Chris Bosh üzerinden istikrarla oyun çizilememesi de ayrı bir garabet. İşte bu nokta, sahaya inmek yerine, Riley'in Spoelstra'yla omuz omuza verip katkıda bulunması gereken konudur. Çünkü bu oyun ne bir bilgisayar simülasyonu ne de LeBron ve Wade her gece 48 dakika oynayabilirler. Hele de sezon öncesindeki "The Decision" programı ve spot ışıkları altındaki "Bundan sonraki dynasty'nin adı belli: Miami Heat. Eheh." demeçleri ertesinde Heat dışındaki 29 takımın da onlara sezon boyunca diğer rakipere kıyasla daha hırslı, bileylenmiş ve odaklanmış bir biçimde yaklaşacağı belliydi. Marketing olarak başarılı ancak sportif olarak oldukça başarısız bir off-season yaşanmış ki sezon öncesi kombineleri tüketen, forma satışlarında patlama yaratan Heat taraftarı artık takımlarını yuhalamaya başladı.

Sezon 82 maçtan oluşuyor ve 14 maç sonundaki Heat derecesi (8-6) son derece yetersiz. Yaşanan sıkıntının üç aşağı beş yukarı nedenleri belli ve bunlar takımın iyi bir ofans kitabının olmaması, pota altında üretken olamamaları ve yalnızca şut hücumuna güvenmeleri ve ayrıca ego paylaşımının hakça yapılamamasının yanında psikolojik faktör olarak gösterilebilecek "Fuck Spoelstra, we need Riley, seriously!" yaklaşımı ve Big Three dışında oldukları için geri planda kalan ve efektif olamayan role player'ların motivasyonsuzluğu. Diyeceğim o ki, Şubat'taki All-Star arasına kadar takımın oturması şart ancak önceki yazımda ettiğim iddiayı yineliyorum. Bu takımın başarılı olması halinde haklarında yazdıklarımın print'ini alır, afiyetle yerim. Hala.

9 Kasım 2010 Salı

Welcome Party

3 Eylül 2010 Cuma

Resimdeki Hatayı Bulun

not: O değil de, bir gece ansızın yazmaya dönebilirim. Bu kaçıncı diyebilirsiniz ama mazeretim boldur, ayinesi iştir kişinin.

6 Ağustos 2010 Cuma

Sevgi Olayı

25 Temmuz 2010 Pazar

This is Liverpool


Official Liverpool FC Shirt Swap
Yükleyen footballove. - Diğer spor ve ekstrem spor videolarına göz at.

22 Temmuz 2010 Perşembe

Veni Vidi - 7

14 Temmuz 2010 Çarşamba

13 Temmuz 2010 Massive Attack İstanbul Konseri

Dün gece itibariyle bu topraklardan bir Massive Attack geçti. Bilet satışının son gününde Garanti Bankası'nın geçtiği ucuz bilet kıyağıyla gitmeye karar veren bendeniz, sadece farklı bir müzik deneyimi yaşamayı bekliyorken, görsel ve işitsel anlamda oldukça doyurucu bir konsere gitmiş oldum. Bilen çevrelerde trip-hop, kabaca ise elektronik müzik olarak tanımlanabilecek olan Massive Attack, trip-hop'a getirdikleri rock, soul ve reggae çeşitlemeleriyle Kuruçeşme'ye gelen binlerce kişiyi 2 saate yakın süre boyunca beklenenden fazla tatmin etti diye düşünüyorum.

Konserin işitsel kısmında beklenen kesinlikle oldu: Bir MA uzmanı değilim ancak yaptıkları şeyi müzikten çok büyüye benzetmek, haklarında atma tutma cesareti gösteren bendenizi küçük düşürmez diye düşünüyorum. Sayelerinde ciğerlerimiz basa doydu, kulaklarımız sefa pezevengi gibiydi. Ama asıl beni şaşırtan görsel şovlarıydı. Görsel şovdan kastım ise sahnedeki kocaman led ekranda dönen yazılar, rakamlar ve çeşitli görseller... Şu kısa hayatımda gittiğim en politik konserdi diyebilirim. Savaş karşıtı ve ayrıca devrim ve özgürlük yanlısı çıkışları, kapitalist tüketim toplumuna ve yanında İsrail, Amerika ve BP krizine geçirilen güzellemeler, Mavi Marmara'dakiler için bir parça çalınması, Youtube yasağına, Kavak Yelleri ve Aşk-ı Memnu'ya, Demet Akalın'a ve Bodrum sosyetesine sarkastik şekillerde değinmeleri gibi hadiseler benim için bu konseri unutulmaz kıldı.

Güzel müzik, güzel arkadaşlar, güzel boğaz manzarası, antibiyotiğin üzerine ılık da olsa kaymak gibi giden bira. Son günde bira diyetimi MA için bozdum. Hala da hayattayım, hallelujah!

n.p: Massive Attack - Inertia Creeps

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Veni Vidi - 6

LeBron James story results in mirth and anguish on front pages.

9 Temmuz 2010 Cuma

Kral Çıplak

Altı takım istiyordu LeBron "The King" James'i. Her talibinin iyi kötü tarafları vardı elbet ama ben özellikle iki takımı ona yakıştıramıyordum. Bunlardan biri Clippers'tı ki fazla söze gerek yoktur Los Angeles'ın itilmişi Clippers ile ilgili. Kendileri James ile görüşme kopardıklarında bunu havai fişeklerle kutlamışlardı. Çeşitli nedenlerden dolayı hayli umutsuzdular. Diğer yakıştıramadığım takım ise Wade'in yanına Bosh'u katmış olan Miami Heat'ti. Jordan'ın forma numarasıyla oynayan, sırtına sırtı kadar "The One" dövmesi yaptıran, lakabı kral olan bir egodan beklenmezdi iki süper yıldızın yanına katılmak. Yanılmışım. Tek tesellim benimle birlikte milyonlarca insanın daha bu sabah saatlerinde aynı duyguları yaşaması.

Anlıyoruz ki henüz 25 yaşında olmasına rağmen büyük sorumluluklar almaktan, oynadığı takımı sırtlamaktan yorulmuş LeBron James. Anlıyoruz ki artık kral olarak anılmak istemiyor. Anlıyoruz ki hakkındaki balon yakıştırmaları onu daha iyi olmaya itmek yerine, üzerinde katlanılamayan bir baskı yaratıyor. Peki ne olur bundan sonra?

Kadrosunda üç süper yıldızın yanında yalnızca bir tane oyuncusu olan Miami'nin idari kadrosu bu yaz biraz terler. Eklemesi gereken 8 oyuncu daha var ve cap space'lerini 3 maksimum kontrata harcadıkları için paraları kalmadı. Bu 8 oyuncu da veteran ya da genç olacak ve çok az paraya oynayacaklar. Tamamlayıcı olmaları beklenen bu oyunculardan, bir de Boston'daki trioyu tamamlayan Rondo, Perkins ya da Eddie House olmaları beklenecek. İmkansız değil ama zor dostum. Pat Riley o güzel yağlı, İtalyan saçlarını yakında dökebilir.

Bir diğer konu da şu ki, Dwyane Wade, LeBron James ve Chris Bosh isimleri yan yana geldiğinde insanın tüyleri ürperiyor ancak hele bir soluklanıp oturduğumuzda bu oyunun tek topla oynandığını hatırlayabiliriz. Lakers yıllar öncesinde Jerry West, Elgin Baylor ve Wilt Chamberlain ile ya da yakın zamanda Malone, Payton, Shaq, Kobe ile şampiyon olamamıştı ancak Boston üç sene önce benzer potansiyeldeki trio ile kaldırmıştı kupayı. Yani kesin olan şey bu üçlünün varlığının rakip takımlar üzerinde psikolojik bir baskı yaratacağı ancak Mayıs-Haziran ayındaki başarıyı koçun saha içi ve dışındaki yönetimi, egolar arasındaki uyum, tamamlayıcı oyuncuların yetenekleri ve yönetimin idare becerisi gibi faktörler belirleyecek.

Bana göre duygusal olarak çarpıcı olan konu ise şu ki artık LeBron James ve Kobe Bryant arasındaki "kim daha iyi, kim daha efsane" karşılaştırması sonsuza kadar bitecektir. LeBron'un bu hareketi ile Kobe, Jordan'a daha da yaklaşmıştır. O hem Jordan'ın gölgesi ile boğuştu, hem Shaq'ın gölgesi ile boğuştu hem de yeni çocukların varlığı ile boğuşuyor ve görünen o ki her birinde de başarılı oluyor ve olacak. Black Mamba şu anda muhtemelen ellerini ovuşturuyor ve öğleden sonra altına gireceği ağırlıkları düşünüyordur. Onun için doğu yakasında yeni bir "öteki" var artık ve bu üçlüyü yenmek onu Jordan'ın üzerine çıkarabilir.

Şahsi fikrim Miami taraflarındaki bu çılgın projenin başarısız olacağı yönünde. Herkes onların ligi süpürmesini bekliyor olacak. Önlerinde yaşları itibariyle uzun yıllar var gibi gözükse de olası başarısızlıklar halinde kimse bu fantezinin sonsuza kadar sürmesini arzulamaz. Mayıs-Haziran gibi ben buralarda bu yazının linkini veriyor olacağım. Tahminimde yanılırsam da bu yazının print'ini alıp afiyetle yerim.

24 Haziran 2010 Perşembe

Veni Vidi - 5

16 Haziran 2010 Çarşamba

Veni Vidi - 4

This is a list of incidents at recent World Cup tournaments that were ugly, unfortunate, unlucky or unwarranted. Put simply, these are the stories of the World Cup that leave a bad taste in your mouth.

11 Haziran 2010 Cuma

Veni Vidi - 3

Veni Vidi - 2

Veni Vidi - 1

18 Nisan 2010 Pazar

Fenerbahçe: 1 - Beşiktaş: 0

Çok enteresan bir ligimiz var. Lig belli bir dönemde mutlaka düğümlenir, sonra o düğümün ligin son haftalarına doğru mutlaka büyük bir maçla çözüleceğine inanırız. Bu akşamki Fenerbahçe-Beşiktaş maçı da o düğümü çözecek karşılaşma olarak görülüyordu, hatta Bursaspor gerçeğini görmezden gelen kendini bilmez birçok spor yazarımız bu maçı kazananın şampiyon olacağı yönünde kehanetlerde bulunuyorlardı maç öncesinde. (Yazarın burada doğduğu Bursa şehrinin takımına olan duyguları kabarıyor.)

Eğer ortada bir düğüm varsa bir adamdan bahsetmek gerekir. Önlisans, lisans, yüksek lisans, doktora ve bilimum akademi dışı eğitimini düğüm açma üzerine tamamlamış bir şahsiyet, Alex de Souza. Daha biralarımızı açmadan, sigaralarımızı yakmadan, eski dostu Rüştü’ye selamün aleyküm’ü çekti kaptan. Dedik heralde Guiza da Rüştü’yü hatırlayınca bir aşırtma sıkıştırıcak araya. Olmadı. Kısfmet. Golden sonra çoğunluğu siyah beyaz renkler içinde ordan oraya koşturan 2 deste adam gördük desek yeridir. (Yazar burada da kaos futbolunun büyükelçisi Mustafa Denizli’ye ve tek farklı galibiyetin üstüne yatma üstadı Daum’a selam çakıyor. Selam.)

Maçın ikinci yarısıyla birlikte damarlara hafif hafif adrenalin pompalanmaya başlandı. Ligimizin birbirleriyle “her anlamda’’ uyumlu ikilisi Lugano ve Bilica’dan futbol dışı bir performans bekliyorduk, Bilica bizleri fazla bekletmedi ve “Football Manager söylüyorsa doğrudur’’ tezini tek başına çürütme potansiyeline sahip Uğur İnceman’ı fizik kondisyon testine soktu.(Menejerlik dedim de böyle FM2005'te İnceman’ı alıyorduk 100k’ya falan defansın önüne koyuyorduk sezonu 10 gol 20 asistle falan bitiriyordu, fakat konuyu dağıtmamak için şimdi bundan bahsetmeyeceğim. Sezondaki ortalama rating’i de 8.20 falan oluyordu ha. Hayat işte.) Bilica penaltıyı yaptı, paşa paşa sarı kartını gördü, fakat daha sonra bir hareket yaptı ki, 47 yıldır futbol takip ediyorum böyle bir şeye daha önce şahit olmadım. Fabio Bilica kardeşimiz penaltı noktasında sondaj çalışması yapıyordu. Adeta bir arkeolog, efendime söyleyeyim bir vidanjör gibiydi. Penaltı noktasının yerinde bir krater vardı artık. Garibim Bobo düzeltmeye çalıştı, topu kraterin sağına koydu, durmadı top, soluna koydu, durmadı top… En sonunda sabitledi, vurdu, Volkan çıkardı. Bilica amacına ulaşmıştı. Şu lig bitsin de, bu pozisyonu tekrar konuşuruz daha sonra.

Derbi denildiğinde kart eksik olmaz, sarıların yanında kırmızı renkte olanları da bol bol görürüz. Kronolojik sırayla gidecek olursak Ernst – Wederson ve İbrahim’lerden Toraman olanı kırmızı kart görerek biraz erken terk ettiler sahayı. Dirsekler, kapışmalar, güreşler, çoğunun sonu sarı ve kırmızı ile geldi. Son 6 haftada 1 sarı kart görmüş olan Beşiktaşlı futbolcular “Hacı fazla sakin oynuyoruz biz bak Bilica falan bile hala sahada, yumulun.’’ diye düşünmüş olacaklar ki bir noktadan sonra hakem elinde kart ile dolaşmaya başladı.

Ligde son 4 haftaya girerken Daum’un Fenerbahçe’si bir büyük maçtan daha ihtiyacı olan skoru alarak ayrıldı. Alex’in 2 hafta önce söylediği gibi, Bursaspor artık ne zaman dikiz aynasına baksa arkasına takılmış olan sarı-lacivert aracı orada görmeye devam edecek. Onun arkasında ise bir çok aksamında oluşan problemlerle uğraşan sarı-kırmızı renkte bir başka aracımız var, rakiplerinin pit-stop’a girmesini bekleyen…

12 Nisan 2010 Pazartesi

Basın ve Provokasyon

Aşağıda yazı aklı başında bir Galatasaray taraftarı olan çok yakın bir dostum tarafından yazıldı. Yazıyı okurken şu linkteki "Saldır Cimbom Okey Let's Go" isimli güzide Ultraslan eserini loop'a almanızı rica ediyorum. - batu

11 Nisan 2010 Galatasaray – Diyarbakır maçına Ultraslan taraftar grubunun protestosu damgasını vurdu. Şu anda bu yazıyı merak edip de okuyanlar neler olduğunu az çok biliyorlar, bu yüzden ayrıntıya girmeyeceğim. Protesto haddini aştı mı, takıma ve camiaya yararı dokunur mu, o konuları da sizin takdirinize bırakıyorum. Sadece altını çizmek istediğim birkaç nokta var.

Ultraslan’ın web sitesindeki açıklamada protestonun kişileri değil, takımın tümünü ve yönetimi hedef aldığı söyleniyor. Ama “kimisi gece alemlerinde, kimisi sinema peşinde”, ”alemci futbolcu istemiyoruz” gibi tezahüratların kimleri hedef aldığı, sahada kimlerin ayağına top gelince yuhalandığı ve ıslıklandığı açık bir şekilde ortada.

Garip bir şekilde dün gece tribünlerde hedef gösterilen kişilerle, spor basınının son haftalarda hedef gösterdiği kişiler aynı. Şimdi bunlara bir göz atalım:

8 Şubat 2010 : Arda, sevgilisi için sinema kapattı.


Arda Turan, sevgilisi Sinem Kobal’ın yeni filmi “Romantik Komedi”yi rahatça izleyebilmek için, önceki gün 140 kişilik bir sinema salonunu kapattı.

Bu haberin üstüne tüm basının ve spor camiasının bu olayın üzerine ne kadar gittiğini biliyoruz. Arda’nın özel hayatına bu kadar karışılması ve üzerine konuşulmasının onu yıprattığı yetmemiş olacak ki, dün gece bir darbe de sığınacağı tek liman olan Galatasaray taraftarından (Ultraslan'dan) yedi.

30 Mart 2010: F.Bahçe'ye yenildi, evde parti verdi!


Bina sakinleri, Brezilyalı futbolcunun, Trabzon mağlubiyeti sonrasında da evde eğlendiğini belirterek tercüman Çetin’e, “Bu nasıl Galatasaraylı, bunu ne zaman göndereceksiniz?” diyerek tepki gösterdi.

Zaten geleli henüz birkaç hafta olmuş bir futbolcudan Fenerbahçe derbisinin “duygusal” önemini anlamasını ve “Galatasaray ruhu” taşımasını beklemek, ne kadar doğru bilemiyorum, ama bu haberde de açıkça bir kışkırtma ve provokasyon söz konusu.

30 Mart 2010: Aslan'ın 5 belası!


Sabri'nin davetiye, ev hazırlıkları ve diğer işlemler sebebiyle aklının karışık olduğu ve bu sebeple de gerçek performansından uzak kaldığı iddia ediliyor.

Yine bir HaberTürk klasiği olan bu haberde de Galatasaray'ın 5 futbolcusu Jo, Elano, Arda, Sabri ve Leo’nun üzerine yazılanlar tamamen provokatif ve kaynaksız. Örneğin: “Jo Alves, İstanbul’u tatil mekanına çevirdi. Sambacı gerek ev, gerek barlarda vaktini ünlü Elvis Presley’in Rock’n’Roll danslarıyla geçiriyor”, “Zira, hakkında (Elano) 'Dünya Kupası’na gidecek. Bu yüzden sakatlanma korkrusuyla topa bile girmekten kaçıyor. Oyunun içinde görünmüyor' yorumları yapılıyor.”, “SABRİ'NİN AKLI DÜĞÜNDE!”.

6 Nisan 2010: Takımı gol yedi, o güldü!


Tribünde olan Milan Baros ise tavırları tepki çeken bir başka isim oldu. Cezalı olan Çek golcü maç öncesi kulaklıklarını takıp telefonuyla oynadı.

?! Yorumsuz.

7 Nisan 2010: Şok İtiraflar!


Adını vermek istemeyen bir futbolcu, HABERTÜRK’e kötü gidişatın nedenlerini teker teker sıralarken, takımdaki en büyük sorunun ise ‘güven bunalımı’ olduğunu söyledi.

Bir Galatasaray düşmanı olan HaberTürk muhabiri Erhan Telli’nin haberine göre “ismi bizde saklı” bir Galatasaraylı futbolcu şok itiraflarda bulunuyor. Bu haberde de açıkça hedef gösterilen pek çok futbolcu var. Kendisi bir ara da Rijkaard’ın Milan’a gideceği yönde 3 haber yapmıştı:


9 Nisan 2010: Jo Abarttı, Şampanyayla Banyo Yaptı.


Mekanda bulunanların şaşkın bakışları altında toplam 19 şişe şampanya ve 3 şişe viski sipariş veren Brezilyalı futbolcu, hızını alamayıp şampanyayı arkadaşlarının saçlarına ve üzerine döktü.

Yukarıda gördüğünüz haberler benim kısa sürede kendi çabamla araştırıp bulduğum haberler. Bunun gibi daha birçok masa başı haberinin yazıldığından emin olabilirsiniz.

Dün gece yaşananlara bakarsak da bu provokasyonların amacına ulaştığını söyleyebiliriz.

Ultraslan’ın web sitesindeki açıklamaya göre diğer bir çelişki de sitedeki forumun “özgür düşüncelerin paylaşıldığı ve tartışıldığı” bir ortam oluşturmak için açıldığı, ama Diyarbakırspor maçında yaşananları kınayan bir takım “haddini aşan” yorumlardan dolayı Ultraslan yönetiminin bundan sonra “sert kararlar alacağı ve uygulayacağı”. Bunun da yorumu size ait.

Galatasaray taraftarlığı kimsenin tekelinde değildir.

30 Mart 2010 Salı

Milli Takımın Yabancı Hocaları

Türk Milli Futbol Takımı’nın Fatih Terim’den boşalan teknik direktörlük koltuğuna Hollandalı teknik adam Guus Hiddink yerleşti. 1 Ağustos 2010 tarihinden itibaren resmi görevine başlayacak olan Hiddink milli takımı çalıştıran 43. teknik adam olacak.

Fatih Terim’den sonra milli takım teknik direktör adayları konusunda sık sık tartışılan “Yerli teknik direktör mü, yabancı teknik direktör mü?’’ konusunu ele alındığında milli takımın 87 yıllık tarihinde 24 Türk, 17 yabancı teknik direktörün görev yaptığı görülüyor. Görevine başlayacak olan Guus Hiddink ise milli takımın başındaki ilk Hollandalı ve 18. yabancı teknik direktör olacak.

Daha önce milli takımda görev yapan yabancı teknik direktörler ele alındığında İngiliz ve Macar teknik direktörlerin dörder kere, İtalyan ve Yugoslav antrenörlerin üçer kez görev aldıkları göze çarpıyor. Alman, İskoç ve Rumen uyruklu çalıştırıcıların ise birer kez milli takımın başında oldukları görülüyor.

Milli takımın başına geçen ilk yabancı teknik direktör İskoç Billy Hunter’dır. 1924-1926 yılları arasında milli takım teknik direktörlüğü görevini yürüten Hunter bu süre zarfında takımı yönettiği 12 maçta 5 galibiyet 7 mağlubiyetlik bir istatistik elde etti. Milli takımda son görev alan yabancı teknik direktör ise 1990-1993 yılları arasında bu görevde bulunan Alman Sepp Piontek’tir. Danimarka Milli Takımı’yla büyük başarılara imza attıktan sonra Türk Milli Takımı’nın başına geçen Piontek resmi maçlarda sadece bir adet galibiyet elde edebildi. Piontek döneminde Türkiye oynadığı 27 maçın 4ünü kazanırken, 15ini yitirdi, 8 tanesinde de berabere kaldı. Türkiye’nin elde ettiği 4 galibiyetin 3 tanesi hazırlık karşılaşmalarındayken milli takım resmi maçlarda sadece 1 galibiyet alabildi.

Rumen teknik adam Nicolae Petrescu ise milli takımda en az süre alan yabancı teknik direktör ünvanını elinde bulunduruyor. 1971 yılında görev alan Rumen teknik adam Türki Milli Takımı’nın başında sadece 1 maça çıktı. 5 Aralık 1971 tarihinde oynanan Türkiye – Polonya maçında takımın başında sahaya çıkan teknik adam 1-0’lık skorla milli takımdaki tek maçından galibiyetle ayrıldı.

Milli takımın tarihine bakıldığında yabancı teknik direktörlerin ağırlıklı olarak 1923-1962 yıllarını kapsayan 39 yıllık dönemde görev aldıkları göze çarpıyor. Söz konusu 39 yıllık dönemde milli takım tam 13 yabancı teknik direktörle çalışırken yine bu zaman aralığında sadece 6 adet yerli teknik direktörün milli takımın başında olduğu görülüyor. 1963 yılı ile 2009 yılı arasındaki döneme baktığımızda ise milli takımın sadece 4 adet yabancı teknik direktör ile çalıştığını ve ilgili 36 yılda görev yapan yerli teknik direktör sayısının ise 17 olduğu kaydediliyor. 1 Ağustos 2010 tarihinde resmi görevine başlayacak olan Guus Hiddink, Sepp Piontek’ten 17 yıl sonra görev alan ilk yabancı teknik direktör olacak.

22 Mart 2010 Pazartesi

Trabzonspor: 1 - Galatasaray: 0

Geçen haftaki Ankaragücü maçından çok da farklı değildi oyunumuz. O maçın sonrasında da yazmıştım, yine aynı şeyleri yazmak da pek gelmiyor içimden. Arda gibi topu ayağında tutup takımın set hücumuna geçmesini kolaylaştıran bir adamın yokluğu yine hissedildi. Üzerine bir de artık bıkkınlık veren bir merkez yeteneksizliği var ki şuna da eminim Adnan Öztürk ya da Adnan Polat, her kim olursa olsun, eğer başkanlık seçimlerini kazanmak istiyorlarsa Barış'ı takımdan göndermeyi vaad etmeliler. Barış gibi sadece koşmayı bilen ve iki metre ötesine topu itemeyen bir adamın Elano'nun yanında, dos Santos'un arkasında, Neill'in önünde yeri olmamalı. Gerçi bizim mektepli ihtiyarlar oylarını kullanırken kulübün saha içi ve dışındaki icraatlerindense kendi çıkarlarına bakarlar da, neyse. O da başka bir hikayenin konusu.

Geçen haftadan farklı olan iki şey vardı: Birincisi yakaladığımız fırsatları değerlendirememiz. İkincisi ise benim uzun zamandan sonra yenilgi ertesinde blog'a yazıyor olmam. Atletico Madrid ve Eskişehir yenilgilerinin ardından klavye başına geçtiğimde acıdan kıvrım kıvrım kıvranıyordum. Neyse, bu yenilgi sonrasında yazmak çok da acı vermiyor çünkü geçen haftaki hasbelkader galibiyetten sonra farklı şeyler düşünmeden benzer şeyleri yazabiliyorum ya da mağlubiyet üzerine istemsizce de olsa geyiğimi harlayabiliyorum. Böyle bir maç ertesi işte.

Bir de Trabzonspor çok sert oynadı. Karadenizin sert iklim şartları onları doğal seçilimde farklı bir boyuta sürüklemiş belli ki. Yazık lan, Keita da insan. Hakediyor mu o kadar dayağı? Küfür mü etti size, kaportacılar sizi. Bursa da Denizlispor'a iki tane sallamış. Ezel'i izlerken altlık oldu keyfime. Yürüyedur be timsah!

20 Mart 2010 Cumartesi

Peter Kenyon

Peter Kenyon, 1997 yılında başkan yardımcısı olarak Manchester United'ta göreve başlıyor. Buralardaki tabiriyle Futbol A.Ş.'nin başkan yardımcısı (deputy chief executive) demek oluyor Kenyon'ın görevi. O zamanların başkanı Martin Edwards'ın sağ kolu kendisi ve o Edwards da 1980'den beri kulübun çarklarını yağlayan adam.

2000'de Kenyon koltuğu Edwards'tan devralıyor. Peter Kenyon gelecek vaad eden bir yönetici. Başkan yardımcılığı sırasında büyük rol aldığı şişkin Vodafone ve Nike anlaşmaları ile kırmızı şeytanların endüstriyel futbolun öncülerinden olmasını sağlıyor. Başkanlık koltuğunu devralmasıyla da çizgisini devam ettiriyor ve onunla beraber finansal anlamda kulüp büyük adımlar atıyor. Ruud van Nistelrooy, Rio Ferdinand ve Juan Sebastian Veron örneklerinde görülebilecek olan kulübü zarar sokan "yüksek paralar vererek oyuncu alma dönemi"ni sona erdiriyor ve kulübe finansal anlamda nefes aldıracak birçok projeye imza atıyor. Ayrıca 2002'de emekli olmayı kafasına koyan Alex Ferguson'ı ikna eden kişi olarak da biliniyor Kenyon. Yöneticiliği süresince 2 defa lig şampiyonluğunu tadıyor ve 2003'te Abramovich'in "duygusal" çağrısıyla Chelsea'de göreve başlıyor.

2009 Eylül'üne kadar sürecek olan "Maviler" döneminde yine finansal anlamda güzel işlere imza atıyor Martin ve pazarlama ve markalaşma yolunda atılan büyük adımların neticesinde onunla beraber Chelsea "yalnızca petrol parası yiyen kulüp" imajını arkasında bırakıp, para da basabilen bir kulüp haline geliyor. Başkanlığı döneminde 2 kere lig şampiyonluğu yaşıyor Chelsea ve bir kere de Şampiyonlar Ligi finaline yükseliyor.

Peter Kenyon'ın ismi şu sıralar Adnan Öztürk ile beraber anılıyor. Adnan Öztürk, Galatasaray'ın 1 hafta sonra gerçekleşecek olan başkanlık seçimlerinde Adnan Polat'ın tek rakibi. Denilene göre Öztürk seçildiği takdirde Peter Kenyon başkan danışmanı olarak kulüpte göreve başlayacak. Peter Kenyon, Türkiye şartlarında ne kadar "Peter Kenyon" olabilir, bu bir soru işareti. Ama ne dersek diyelim, Manchester United ve Chelsea gibi takımlarda en üst kademede görev almış bir futbol ve iş adamının Galatasarayla beraber isminin anılması bile büyük bir olay.

Seçimler üzerine de yazmak istiyorum hafta içinde. Adnan Polat gibi kulübü ayağa kaldıran başarılı bir başkanın karşısına yine iddialı bir isim çıkıyor; illa ki bir iki kelam edilir. Dip not olarak: seçimin yapılacağı gün, kaderin enteresan bir oyunu olarak Fenerbahçe derbisinden önceki gün.

Galatasaray'da 27 Mart'ta Adnan Polat ile birlikte seçime girecek olan Adnan Öztürk, seçimlere bir hafta kala yönetim kurulu listesini ve tüm profesyonel çalışanlarını açıkladı.

17 Mart 2010 Çarşamba

Chelsea: 0 - Inter: 1

Jose Mourinho: ''Stamford Bridge benim evim. Orada her zaman kazanırım.''

14 Mart 2010 Pazar

Galatasaray: 3 - Ankaragücü: 0

Aylardır sakat olan gözde forvetinin (yazar burada Milan Baros'a sesleniyor) oyuna girdiği dakikanın maçın en güzel dakikası olduğu "düz"den hallice bir maçtı bu akşamki. Tam da "pozisyona girmeden 2 gol attık" ve "kalecilerin koltukaltları dahi terlemedi ehuheuh" diye zırvalamaya başladığımız son dakikalarda ise Godzilla kılıklı Keita'nın bahsi geçen bu güzel insana attırdığı gol endorfin dolu bedenlerimizi katmerledi, pış pışladı. Epey sıkıcı bir maçtı ama haticenin neticeyi el enselediği su götürmez bir gerçek ve bu da demek oluyor ki maç fazlasıyla lideriz. Sarı lacivertlilere ve siyah beyazlılara ise selam olsun (yeşil beyazlıları seviyoruz, ekmeğini yedik 18 sene).

Yine de not düşmek lazım bir iki noktayı. Açıkça görüldü ki Sarp ve Barışlı bal yapmayan orta saha ile topu geriden pas yaparak çıkarmaya çalışmak uzun toplarla oynamak demek oluyor. Bu da ileridekilerin topa sahip olamadığı zamanlarda oyunu kurmanın daha çok zaman almasına yol açıyor. Arda'nın sürekli içe katederek takım arkadaşlarını rahatlattığı zamanları bu akşam çokça aradık diyebiliriz. Keita ve dos Santos'un çizgiye çakılı kalmaları ve Elano'nun da aynı kafadan birinin yokluğuyla kimseden destek bulamaması sonucunda 3-5 pası üst üste yapamayan bir haldeydi takım. Neyse ki kişisel becerileri ile Keita (1 asist) var, neyse ki fiziğine kurban Keita (1 gol) var, neyse ki Ankaragücü defansının hastasıyız. Hepsini tebrik ediyorum, ikramları pek cömertti.

Son olarak Sabri'nin stattaki 20 bin kişiye üçlü çektirmesi mevzusuna değineyim. Şu bir gerçek ki Mecidiyeköy'deki her galibiyetten sonra Sabri taraftarlara üçlü çektirdiği sürece Galatasaray'ın bir dünya kulübü olması hiç kolay değildir. Kim görmüş Xavi'nin Nou Camp'ta üçlü çektirdiğini? Unutmayalım, Barcelona bu günlere kolay gelmedi.

Diyarbakır Çok Rerörerö

Ama Diyarbakırspor bu ligin rengi rerörerö. Kürt sorununu tartışırken Diyarbakırspor'u da konuya dahil etmeliyiz rerörerö. İstanbul BB maçında sahaya girdiler ama aslında haklarını arıyorlar rerörerö. Bursaspor maçında yaşananlar birkaç kendini bilmezin işi, Diyarbakır halkına mal edemeyiz rerörerö. Provokasyon bunlar hep gomplo bunlar rerörerö. Hakemin kafasına taş atmışlardı ama yazık ona, ah canım benim ya, onların da işi zor, napıcaksın rerörerö. İstiklal marşını ıslıklamışlardı çünkü demokratik haklarını kullanıyorlar, demokrası çok yaşa rerörerö. Diyarbakırspor taraftarı aslında çok centilmen, gün içinde ellerinde taşla değil çiçekle gezerler rerörerö. Şeyh Said'i de anlamak lazım rerörerö. Euro 2016'daki aday stadyumlar arasında Diyarbakır'ın stadı niye yok, niye bu ayrımcılık rerörerö. Bu şehrin enerjisi bir başka rerörerö. Kürdistan gerçeğini görmezden gelemeyiz, onlara hak hukuk, onlar da insan, azınlık çok mühim, aman aman yine de hassas konular bunlar rerörerö. GAP tamamlansaydı böyle olmazdı rerörerö. Oraya kimse yatırım yapmıyor, orada aşiret düzeni mevcut, feodal yapı hakim rerörerö. Eğitim şart rerörerö. Futbol asla sadece futbol değildir rerörerö.

7 Mart 2010 Pazar

Demiryolları ve Futbol İlişkisi

Tren Gelir Hoş Gelir

Futbol güzel oyundur. Çok sevilir, çok takip edilir. Kitleleri peşinden koşturur, öyle ki toplumların afyonu din midir yoksa bu güzel oyun mu, cevap verirken bile insan oturup düşünür.

Futbolun çok sevilip çok takip edildiğinden dem vurduk, doğrudur futbol her zaman çok sevilmiştir. Fakat bu oyunu sevmek ve takip etmek fedakarlık gerektirir. Fedakarlık denildiğinde başta belki de maddiyat gelir. Futbolu takip mi edeceksin? Öyleyse lafı hiç dolandırmadan söyleyelim, elini cebine atacaksın. Günümüzde katlanılması gereken fedakarlık miktarı eski zamanlara, 20. yy başlarına nazaran azalmıştır denilebilir, o devirlerin insanlarının sağ ellerinde uzaktan kumanda, sol ellerinde patates kızartması yoktu. Futbolun oynandığı yerlere gitmek zorundaydılar; stadyumlara…

Çok eski zamanlardan bahsediyoruz, 100-120 yıl öncelerinden. Bir yerden diğer bir yere gitmek öyle kolay iş değil 19. yy sonlarında. Ama diğer tarafta futbol var. İnsanlar bu sevdikleri oyunu izlemek istiyorlar ama önlerine hiç küçümsenmeyecek bir engel çıkıyor; ulaşım masrafları. İnsanların imkanları kısıtlı olduğundan ve teknolojinin günümüze oranla emekleme aşamasında olmasından dolayı insanlar otomobillerine 10 sterlinlik benzin koyup başka bir şehre gidemiyorlar, böyle bir lüksleri yok, çünkü böyle bir otomobilleri yok. Ve işte burda devreye kurtarıcı giriyor, demiryolları…

İngiltere Futbol Federasyonu’nun 1872 yılında ilk kez düzenlediği ve Londra’da gerçekleşen FA Cup organizasyonuna tam 15 takım seyahat masraflarını karşılayamayacakları gerekçesiyle katılamayacaklarını bildirir. Ve yine ulaşım masrafları sebebiyle FA Cup finalini sadece ve sadece 2000 adet seyirci izler. Şaka gibi bir durum.

Yine çarpıcı bir örnek verelim. 1889 yılında İngiltere’de futbol ligi kurulur ve bu lig toplamda 12 takımdan oluşmaktadır. Accrington, Blackburn Rovers, Burnley, Everton, Preston North End, Aston Villa, Derby County, Notts County, Stoke, West Bromwich Albion, Sunderland ve Wolverhampton Wanders kulüpleri lige katılacaktır. Fakat Sunderland kulübü diğer kulüpler tarafından ligin dışına itilir çünkü Sunderland deplasmanına gidecek takımlar için seyahat masrafı çok yüksektir.

İşte bu problem demiryolları ile çözüldü. Demiryolu ağlarının yaygınlaşmasıyla birlikte ucuz ve hızlı seyahat imkanı elde eden futbol severler bu fırsatı sonuna kadar kullandılar. Büyük ölçüde gelişen demiryolu ulaşımıyla müthiş bir gelişim yaşandı futbolda; 1901 yılında FA Cup finalini tamı tamına 114.000 kişi seyretti. Crystal Palace Stadında oynanan bu maça insanların büyük çoğunluğu Londra ve Brighton demiryolu hattıyla gelmişti.

1923 yılında ise demiryollarının futbol bağlamında ne denli önemli olduğu ortaya çıktı. O yıl FA Cup finali Wembley’de yapıldı ve stadın etrafında müthiş demiryolu bağlantıları vardı. West Ham United – Bolton arasında oynanan finale tam 270.000 insan 145 tren seferi ile taşındı.

Futbol insanlar için her zaman müthiş bir heyecan, müthiş bir uğraş olmuştur. El Salvador - Honduras arasında olduğu gibi uğruna savaşlar çıkmış, ya da ülkeleri yakınlaştırmıştır. Kahramanlar doğurmuş, nice hayatlar yıkmıştır. Fakat insanlar hiçbir zaman bu lezzetli oyunu takip etmeyi bırakmamışlar, ne olursa olsun sıkı sıkıya sarılmışlardır. Futbolun başlangıç aşamalarından itibaren bu gelişime en büyük etkiyi demiryolları yapmış, milyarlarca insanı futbola taşımıştır trenler. Bu emektar metal dostlarımız insanları futbolun kalbine taşımaya devam etmektedir.

Not: Floyd strikes back! Çok uzun zamandır yazmadım, çok ihmal ettim burayı. Kusuruma bakılmayıp affedilmeyi diliyorum, öncelikle Batu tarafından tabi. Sayesinde haberdar olup da girebildiğim Kadir Has Üniversitesi Spor İletişim Programı derslerinden birisinin ödevi için yazı yazmamız istenmişti, yukarıdaki yazıyı yazmıştım. Başlangıcı onunla yapayım dedim. Spor Sertifika Programı için ayrı bir post göndereceğim, bu vesileyle de Batu biraderime hayatımı değiştirdiği için teşekkürü bir borç bilirim.

28 Şubat 2010 Pazar

Galatasaray: 4 - Kasımpaşa: 1

Böyle güzel maçların ardından yazmak elbette güzel de; yürümek, nefes almak, hayata devam etmek bile daha da güzel oluyor. Yo dostum, abartmıyorum. Gülümsemen bile değişiyor, yüzünde güller açıyor sarı kırmızı. Fanatik de değilim ama sevgimiz bizi bu hale getiren işte. Yıllar yıllar içinde beraber kızdığın, sevdiğin, üzüldüğün varlığa bağlılığın nasıl artıyorsa öyle bir durum işte.

Bilmiyorum bu sevgi yalnızca galip gelinen maçların ardından mı kendini dışa vuruyor ama mağlubiyette de üzüntü ve sinir gösteriyorsa kendini, anormal bir durum yok diye düşünüyorum. Sabri'nin tribünlere giden şutlarına dahi tahammül ediyorsan, yalnızca başarılı ileri çıkışlarından ve rakibe presinden dolayı olmamalı içinde bulunduğun durum. Ya da Keita'nın yalnızca 10 metrelik yarıçapında oyununu oynuyor olması ve top ona geldiğinde sahanın diğer ucundakini hiç görmüyor olması da onun spektaküler çalımlarından dolayı bizi rahatsız etmiyor diyemeyiz diye düşünüyorum. Bir gariplik var bu işte. Ama sen sevgiyi anlatmaya çalıştığında da bir gariplik hissedersin zaten. Elle tutulan sevgi mi olurmuş?

Dedim ya, galibiyette mi dökülüyor bu kelimeler, emin olamıyorum. Yo dostum, bir saniye bekle. Perşembe günü ne kadar üzüldüğümü, eve gidene kadar kafamı kaldıramadığımı biliyorum. Şu saate kadar hala içimin cız ettiğini biliyorum. Ama sevgili de onca ettiğine rağmen sana döndüğünde ve sarıldığında da unutmaz mısın her şeyi? Görmezden gelmez misin Arda'nın onca top kaybını; yaptığı bir assist ve bir golden daha mühim olarak, temsil ettiği Galatasaraylılık ruhu itibariyle? Ya da Servet'in 1,5 hafta içindeki 8. kez topu ileri göndermeye çalışırken taça çıkarmasını, görmezden gelsen olmaz mı?

Yine de yanıltmasın 4 gol izleyenleri. Güzel top oynayan bir rakibe karşı güzel ve baskılı oynayan, hücum etmeye hasret kalmış bir Galatasaray vardı ve ama cilveli oyunun cilvesi bizden yanaydı bugün. Yakalanan onca pozisyona rağmen yenilebilirdi de Galatasaray. Şöyle toparlayalım: sezon başındaki pozitif oyundan esintilerin olduğu bu maç, hem takım için hem de tribünler için moral oldu. Süt kupasından ve UEFA'dan elendikten sonra, bir ihtimal daha var, o da şampiyonluk mu dersin?

24 Şubat 2010 Çarşamba

FYB

@ Bizi Bozmaz

19 Şubat 2010 Cuma

Atletico Madrid: 1 - Galatasaray: 1

İtiraf etmeliyim ki maçın öncesinde pek umut yoktu bendenizde. "Galatasaray'ın olduğu her yerde umut vardır" gibi bir semi-diskurun sıkı takipçisi sayılabilecek olan ben, realiteye olan inancıma yenik düşerek tek farklı bir mağlubiyete razı olarak geçiyordum ekranın başına. Zaten bu yeni model null-total Galatasaray'da Hagi'nin o deyişini hayata geçirecek gerçek Galatasaraylı kim vardı ki? Yabancıların hepsi yeni, yerlilerin ise yalnızca bir kısmı bu hikayeyi dinlemiş. Parçalı da değil üstlerindeki falan derken, diyeceğim o ki pek umutlu değildik. Atletico'nun iki farklı galibiyetine 10 lira yatıran fanatik bir dostum bile vardı. Varsın yansın kuponlar tabi.

Kontrollü, ne yaptığını bilen, sahada nasıl duracağını bilen bir Galatasaray. Muhtemelen haftasonunda bizimle beraber Rijkaard da izlemişti Atletico - Katolunya maçını. Defansını önde kuran Barcelona'nın nasıl harcandığını gözlemişti bizimle beraber. O yüzden dengeliydi takım. Arda dışında tümden topun arkasına geçerek ve alan daraltarak hareketli İspanyollara oyun kurdurmamaya çalıştılar. Sürekli denenen uzun toplar ile de hem Arda ve Keita'yı topla buluşturmak hem de önde kurulan rakip defansı geriye itmek ve yormak amaçlandı. Bir Hakan Şükür'ümüz yoktu bu uzun toplar için ama olsa da inecek topları yakalayacak biri yoktu geriden gelen. O yüzden de sürekli kanatlarda etkili olabilecek adamlara aktarılan toplarla ve çıkmayan beklerle organize olamayan ataklar geliştirdi sarı kırmızılılar. Hücumda değil ama topun arkasında organize olabilen ve işte bu yüzden böyle bir deplasmanda ne istediğini bilerek oynayan ve biraz da kaderin kendilerine gülmesiyle beraberliğe ulaşan bir Galatasaray vardı İspanya'da.

Netice itibariyle takım genel olarak iyiydi. Leo Franco bile iyiydi, yenilen goldeki kötü pozisyon alışı dışında. Keita'ya ise muhakkak ki moral olmuştur bu maçın ikinci yarısındaki oyunu ve attığı gol.

Bu arada artık Arda'yı sol tarafta görmek istiyor bu taraftar. Dos Santos aynı silik oyununa ileri uçta da devam edebilir, diyor bu taraftar. Bir de Baros ve Kewell'ı özledi bu taraftar. Ben başka birisini daha özledim ama şimdi yeri değil, diyor bu Batu.

18 Şubat 2010 Perşembe

RD

8 Şubat 2010 Pazartesi

Euro 2012 Öncesi

"Lokum gibi kura" lafının eskimiş ve klişe sayıldığı bir dönemdeyiz. Artık bu tip tanımlara klişe demek bile klişe oldu gerçi. Bunu bilginin hızlı dolaşımına mı yoksa insanların farkındalıklarına mı bağlarsınız bilemem ama durum bu. Gerçek şu ki, güzel bir kura çektik. Lokumu yedirir miyiz, yer miyiz orası da belli olur maçlar oynandıkça.

Malum, Milli Takım'ımızın teknik direktörünün kuranın çekildiği anlarda hala belli olmamış olması eleştirilere neden oldu. Pozisyona biraz uzaktan baktığımızda ise mantıklı birkaç sebep sıralayabiliriz aslında. Bunlardan birincisi federasyonun yabancı bir hocayla çalışmak istemesi ve arzu edilen isimlerin ikna edilmesinin sanıldığı kadar kolay olmaması. Yabancı hoca olarak popüler bir isim getirerek olası eleştirilere set kurmak anlamlı bir hareket ancak bu tip popüler hocaları ikna etmek de koşulların olgunlaşmış olmasıyla epey doğru orantılı. Türk Milli Takımı ile beraberlikleri "anlamsız bir macera" olarak mı yoksa bir "başarı hikayesi" olarak mı yazılır, bunun belirsizliği hocalar açısından pazarlık sürecini yavaşlatıyor olabilir.

Otoriteyi içi boş yöntemlerle de olsa bolca eleştirmeyi seven Türk kamuoyu domestik hocalara ne kadar acımasız olabileceğini hali hazırda gösterdi. Terim gibi bir soyisim bile engel olamadı bu habitata. Şimdilerde hedeflenen Trapattoni, Scolari ya da Hiddink gibi isimlerin öncelikle bu davranış tekrarını önlemek için gündeme geldiğini düşünüyorum. Rijkaard'ın sadece CV'sinin Skibbe dönemine kıyasla nasıl bir kalkan oluşturduğunu hep beraber görüyoruz. Ek olarak yabancı hocada ısrar edilmesinde, serinkanlı duruşa duyulan ihtiyacın da etkili olduğunu tahmin ediyorum. Kaotik atmosferi engelleyecek serin duruşlu ve CV'si dolu bir teknik adam, Türkiye için yeni ve belki alışılmadık bir tecrübe olacaktır.

Hala teknik adamımızın olmamasının başka bir nedeni de şu olabilir: Milli takımı çalıştırmak niyetinde olan ama pragmatik mevcudiyeti de gözardı etmeyen yabancı hocaların imza öncesinde gruptaki rakipleri görmeyi istiyor olabileceğini düşünüyorum. Bu benim kurduğum bir şey olabilir ama böyle kariyerli teknik adamların Türkiye gibi onların nazarında kapalı kutu sayılabilecek ülkelerin başına geçmeden önce kolay rakiplerinin olduğunu bilerek masaya oturtulmalarında anlaşılmayacak bir taraf görmüyorum. Birinci torbadan İspanya'nın, üçüncü torbadan ise Norveç ya da Bulgaristan'ın geldiği bir grubun pazarlık masasındaki etkisi farklı olacaktır.

Ha demiyorum ki Özgener ve ekibi bu amaçla kuraların çekilmesini bekledi. Ama artık olaya bu açıdan bakılabilir. Diğer gruplara kıyasla çektiğimiz bu kolay grup pazarlık masasında kullanacabileceğimiz kozlardan biri olabilir.

Serinkanlı ve kariyerli bir hoca ile planlaması iyi yapılmış bir 2012 haritası istiyor kamuoyu. Hem kısa vadede başarı hem de orta ve uzun vadede tabiri caizse 70 milyonluk potansiyelin ortaya çıkmasını arzuluyor kamuoyu. Çok mu şey istiyor bu kamuoyu? Zannetmiyorum. Yalnızca, yapılması gerekenlerin yapılmasını istiyor. Çünkü artık çıta yükseldi, beklentiler farklılaştı. Mevcut alaturkalığa kimse prim vermek istemiyor.

6 Şubat 2010 Cumartesi

Kayserispor: 0 - Galatasaray: 0

İki takımın da kötü oynadığı ama enteresan şekilde damarlara adrenalin pompalayan ve zevkten dört köşe etmese de heyecandan sekiz eden bir karşılaşma oldu. Amiyane tabirle ter vardı, isyan vardı -bilemiyoruz belki göz yaşı ve kan bile vardı- ve hatta inanır mısınız kırmızı kart bile vardı ama gol yoktu. Eduardo Galeano'nun izini süren "güzel oyun be aaabi"cilere selam olsun, heyecana puan vermiyorlar.

Zeminin bozukluğundan dolayı yapılan her başarısız pas ya da ortada, futbolcular bozuk parasını düşüren sabiler gibi yere baktılar maç boyunca. Zeminden nasibini en çok alan ise muhtemelen sahada topla en fazla oynayan oyuncu olan Keita'ydı. Zemindeki yavru patateslerin topla kramponlardan çok buluştuğu bu maçta, dakikalar ilerledikçe Keita'nın saha dışındaki moralsizliği saha içine sirayet etti gibi geliyor bana. Nonda'nın gidişiyle beraber Fransızca konuşabileceği bir Baros, bir de Haldun kalmıştı ama maalesef ikisi de sahada değildi. Yani Keita'nın sürekli arkadaşlarına dönüp "Okey baba, iyi denemeydi ama zemin kötü işte, naaparsın" şeklinde anlatabilecek baş parmağı havadaki hareketinin nedeni, aslında derdini İngilizce ya da Türkçe'ye dökmekteki yetersizliğindendir. Adam fena moralsiz. Bol bol pışpışlamak lazım.

Selam göndermek istediğim ikinci kesim ise "dörtaltısıfır"cılar olacak. Bu maçta da gördüğümüz gibi ceza sahasına girmeyi bilmeyen, girdiğinde ise Space Jam'deki Duffy Duck'a dönüşen bu santrafor olmayan ileri uç oyuncuları ile "dörtaltısıfır" oynanamıyor. Kayserispor 10 kişi kaldığında dahi son dakikalardaki birkaç tehlike dışında 25 dakika boyunca ceza sahasını zorlayamadı burjuvanın sarı kırmızıları. Üstüne bir de ileri uçtaki yer değişimini sağlaması beklenen oyuncular sahadaki varlığını topsuz oyunda değil de topla bol bol oynayarak ifade eden Arda, dos Santos ve Keita gibi oyuncular olunca, istikrardan ve akışkanlıktan uzak bir hücum düzeni oldu Galatasaray'ın. Ortadaki kuyuyu gören de sürekli yandan geçti ve kanatlardan ceza sahasına doldurulan ama seyircileri bile ıskalayan orta girişimlerinde bulundu.

Zeminden dolayı oyuncuları teknik anlamda eleştirmek yersiz tabi ama gol atmak konusunda en ufak ışık dahi vermedi bu yeni model Galatasaray. Kendilerine topla bol bol oynamalarına müsaade edilen bir Atletico Madrid maçı diliyorum. Hatta top toplayıcıların kıyak geçerek birden fazla top verdiği bir maç diliyorum. Çünkü topsuz oyundaki Sarp, Topal ve Neill'ın çabaları yetmeyecektir avantajlı bir skor için.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
bilim sanat felsefe değil, bira sigara futbol. - şubat 2008