28 Şubat 2010 Pazar

Galatasaray: 4 - Kasımpaşa: 1

Böyle güzel maçların ardından yazmak elbette güzel de; yürümek, nefes almak, hayata devam etmek bile daha da güzel oluyor. Yo dostum, abartmıyorum. Gülümsemen bile değişiyor, yüzünde güller açıyor sarı kırmızı. Fanatik de değilim ama sevgimiz bizi bu hale getiren işte. Yıllar yıllar içinde beraber kızdığın, sevdiğin, üzüldüğün varlığa bağlılığın nasıl artıyorsa öyle bir durum işte.

Bilmiyorum bu sevgi yalnızca galip gelinen maçların ardından mı kendini dışa vuruyor ama mağlubiyette de üzüntü ve sinir gösteriyorsa kendini, anormal bir durum yok diye düşünüyorum. Sabri'nin tribünlere giden şutlarına dahi tahammül ediyorsan, yalnızca başarılı ileri çıkışlarından ve rakibe presinden dolayı olmamalı içinde bulunduğun durum. Ya da Keita'nın yalnızca 10 metrelik yarıçapında oyununu oynuyor olması ve top ona geldiğinde sahanın diğer ucundakini hiç görmüyor olması da onun spektaküler çalımlarından dolayı bizi rahatsız etmiyor diyemeyiz diye düşünüyorum. Bir gariplik var bu işte. Ama sen sevgiyi anlatmaya çalıştığında da bir gariplik hissedersin zaten. Elle tutulan sevgi mi olurmuş?

Dedim ya, galibiyette mi dökülüyor bu kelimeler, emin olamıyorum. Yo dostum, bir saniye bekle. Perşembe günü ne kadar üzüldüğümü, eve gidene kadar kafamı kaldıramadığımı biliyorum. Şu saate kadar hala içimin cız ettiğini biliyorum. Ama sevgili de onca ettiğine rağmen sana döndüğünde ve sarıldığında da unutmaz mısın her şeyi? Görmezden gelmez misin Arda'nın onca top kaybını; yaptığı bir assist ve bir golden daha mühim olarak, temsil ettiği Galatasaraylılık ruhu itibariyle? Ya da Servet'in 1,5 hafta içindeki 8. kez topu ileri göndermeye çalışırken taça çıkarmasını, görmezden gelsen olmaz mı?

Yine de yanıltmasın 4 gol izleyenleri. Güzel top oynayan bir rakibe karşı güzel ve baskılı oynayan, hücum etmeye hasret kalmış bir Galatasaray vardı ve ama cilveli oyunun cilvesi bizden yanaydı bugün. Yakalanan onca pozisyona rağmen yenilebilirdi de Galatasaray. Şöyle toparlayalım: sezon başındaki pozitif oyundan esintilerin olduğu bu maç, hem takım için hem de tribünler için moral oldu. Süt kupasından ve UEFA'dan elendikten sonra, bir ihtimal daha var, o da şampiyonluk mu dersin?

24 Şubat 2010 Çarşamba

FYB

@ Bizi Bozmaz

19 Şubat 2010 Cuma

Atletico Madrid: 1 - Galatasaray: 1

İtiraf etmeliyim ki maçın öncesinde pek umut yoktu bendenizde. "Galatasaray'ın olduğu her yerde umut vardır" gibi bir semi-diskurun sıkı takipçisi sayılabilecek olan ben, realiteye olan inancıma yenik düşerek tek farklı bir mağlubiyete razı olarak geçiyordum ekranın başına. Zaten bu yeni model null-total Galatasaray'da Hagi'nin o deyişini hayata geçirecek gerçek Galatasaraylı kim vardı ki? Yabancıların hepsi yeni, yerlilerin ise yalnızca bir kısmı bu hikayeyi dinlemiş. Parçalı da değil üstlerindeki falan derken, diyeceğim o ki pek umutlu değildik. Atletico'nun iki farklı galibiyetine 10 lira yatıran fanatik bir dostum bile vardı. Varsın yansın kuponlar tabi.

Kontrollü, ne yaptığını bilen, sahada nasıl duracağını bilen bir Galatasaray. Muhtemelen haftasonunda bizimle beraber Rijkaard da izlemişti Atletico - Katolunya maçını. Defansını önde kuran Barcelona'nın nasıl harcandığını gözlemişti bizimle beraber. O yüzden dengeliydi takım. Arda dışında tümden topun arkasına geçerek ve alan daraltarak hareketli İspanyollara oyun kurdurmamaya çalıştılar. Sürekli denenen uzun toplar ile de hem Arda ve Keita'yı topla buluşturmak hem de önde kurulan rakip defansı geriye itmek ve yormak amaçlandı. Bir Hakan Şükür'ümüz yoktu bu uzun toplar için ama olsa da inecek topları yakalayacak biri yoktu geriden gelen. O yüzden de sürekli kanatlarda etkili olabilecek adamlara aktarılan toplarla ve çıkmayan beklerle organize olamayan ataklar geliştirdi sarı kırmızılılar. Hücumda değil ama topun arkasında organize olabilen ve işte bu yüzden böyle bir deplasmanda ne istediğini bilerek oynayan ve biraz da kaderin kendilerine gülmesiyle beraberliğe ulaşan bir Galatasaray vardı İspanya'da.

Netice itibariyle takım genel olarak iyiydi. Leo Franco bile iyiydi, yenilen goldeki kötü pozisyon alışı dışında. Keita'ya ise muhakkak ki moral olmuştur bu maçın ikinci yarısındaki oyunu ve attığı gol.

Bu arada artık Arda'yı sol tarafta görmek istiyor bu taraftar. Dos Santos aynı silik oyununa ileri uçta da devam edebilir, diyor bu taraftar. Bir de Baros ve Kewell'ı özledi bu taraftar. Ben başka birisini daha özledim ama şimdi yeri değil, diyor bu Batu.

18 Şubat 2010 Perşembe

RD

8 Şubat 2010 Pazartesi

Euro 2012 Öncesi

"Lokum gibi kura" lafının eskimiş ve klişe sayıldığı bir dönemdeyiz. Artık bu tip tanımlara klişe demek bile klişe oldu gerçi. Bunu bilginin hızlı dolaşımına mı yoksa insanların farkındalıklarına mı bağlarsınız bilemem ama durum bu. Gerçek şu ki, güzel bir kura çektik. Lokumu yedirir miyiz, yer miyiz orası da belli olur maçlar oynandıkça.

Malum, Milli Takım'ımızın teknik direktörünün kuranın çekildiği anlarda hala belli olmamış olması eleştirilere neden oldu. Pozisyona biraz uzaktan baktığımızda ise mantıklı birkaç sebep sıralayabiliriz aslında. Bunlardan birincisi federasyonun yabancı bir hocayla çalışmak istemesi ve arzu edilen isimlerin ikna edilmesinin sanıldığı kadar kolay olmaması. Yabancı hoca olarak popüler bir isim getirerek olası eleştirilere set kurmak anlamlı bir hareket ancak bu tip popüler hocaları ikna etmek de koşulların olgunlaşmış olmasıyla epey doğru orantılı. Türk Milli Takımı ile beraberlikleri "anlamsız bir macera" olarak mı yoksa bir "başarı hikayesi" olarak mı yazılır, bunun belirsizliği hocalar açısından pazarlık sürecini yavaşlatıyor olabilir.

Otoriteyi içi boş yöntemlerle de olsa bolca eleştirmeyi seven Türk kamuoyu domestik hocalara ne kadar acımasız olabileceğini hali hazırda gösterdi. Terim gibi bir soyisim bile engel olamadı bu habitata. Şimdilerde hedeflenen Trapattoni, Scolari ya da Hiddink gibi isimlerin öncelikle bu davranış tekrarını önlemek için gündeme geldiğini düşünüyorum. Rijkaard'ın sadece CV'sinin Skibbe dönemine kıyasla nasıl bir kalkan oluşturduğunu hep beraber görüyoruz. Ek olarak yabancı hocada ısrar edilmesinde, serinkanlı duruşa duyulan ihtiyacın da etkili olduğunu tahmin ediyorum. Kaotik atmosferi engelleyecek serin duruşlu ve CV'si dolu bir teknik adam, Türkiye için yeni ve belki alışılmadık bir tecrübe olacaktır.

Hala teknik adamımızın olmamasının başka bir nedeni de şu olabilir: Milli takımı çalıştırmak niyetinde olan ama pragmatik mevcudiyeti de gözardı etmeyen yabancı hocaların imza öncesinde gruptaki rakipleri görmeyi istiyor olabileceğini düşünüyorum. Bu benim kurduğum bir şey olabilir ama böyle kariyerli teknik adamların Türkiye gibi onların nazarında kapalı kutu sayılabilecek ülkelerin başına geçmeden önce kolay rakiplerinin olduğunu bilerek masaya oturtulmalarında anlaşılmayacak bir taraf görmüyorum. Birinci torbadan İspanya'nın, üçüncü torbadan ise Norveç ya da Bulgaristan'ın geldiği bir grubun pazarlık masasındaki etkisi farklı olacaktır.

Ha demiyorum ki Özgener ve ekibi bu amaçla kuraların çekilmesini bekledi. Ama artık olaya bu açıdan bakılabilir. Diğer gruplara kıyasla çektiğimiz bu kolay grup pazarlık masasında kullanacabileceğimiz kozlardan biri olabilir.

Serinkanlı ve kariyerli bir hoca ile planlaması iyi yapılmış bir 2012 haritası istiyor kamuoyu. Hem kısa vadede başarı hem de orta ve uzun vadede tabiri caizse 70 milyonluk potansiyelin ortaya çıkmasını arzuluyor kamuoyu. Çok mu şey istiyor bu kamuoyu? Zannetmiyorum. Yalnızca, yapılması gerekenlerin yapılmasını istiyor. Çünkü artık çıta yükseldi, beklentiler farklılaştı. Mevcut alaturkalığa kimse prim vermek istemiyor.

6 Şubat 2010 Cumartesi

Kayserispor: 0 - Galatasaray: 0

İki takımın da kötü oynadığı ama enteresan şekilde damarlara adrenalin pompalayan ve zevkten dört köşe etmese de heyecandan sekiz eden bir karşılaşma oldu. Amiyane tabirle ter vardı, isyan vardı -bilemiyoruz belki göz yaşı ve kan bile vardı- ve hatta inanır mısınız kırmızı kart bile vardı ama gol yoktu. Eduardo Galeano'nun izini süren "güzel oyun be aaabi"cilere selam olsun, heyecana puan vermiyorlar.

Zeminin bozukluğundan dolayı yapılan her başarısız pas ya da ortada, futbolcular bozuk parasını düşüren sabiler gibi yere baktılar maç boyunca. Zeminden nasibini en çok alan ise muhtemelen sahada topla en fazla oynayan oyuncu olan Keita'ydı. Zemindeki yavru patateslerin topla kramponlardan çok buluştuğu bu maçta, dakikalar ilerledikçe Keita'nın saha dışındaki moralsizliği saha içine sirayet etti gibi geliyor bana. Nonda'nın gidişiyle beraber Fransızca konuşabileceği bir Baros, bir de Haldun kalmıştı ama maalesef ikisi de sahada değildi. Yani Keita'nın sürekli arkadaşlarına dönüp "Okey baba, iyi denemeydi ama zemin kötü işte, naaparsın" şeklinde anlatabilecek baş parmağı havadaki hareketinin nedeni, aslında derdini İngilizce ya da Türkçe'ye dökmekteki yetersizliğindendir. Adam fena moralsiz. Bol bol pışpışlamak lazım.

Selam göndermek istediğim ikinci kesim ise "dörtaltısıfır"cılar olacak. Bu maçta da gördüğümüz gibi ceza sahasına girmeyi bilmeyen, girdiğinde ise Space Jam'deki Duffy Duck'a dönüşen bu santrafor olmayan ileri uç oyuncuları ile "dörtaltısıfır" oynanamıyor. Kayserispor 10 kişi kaldığında dahi son dakikalardaki birkaç tehlike dışında 25 dakika boyunca ceza sahasını zorlayamadı burjuvanın sarı kırmızıları. Üstüne bir de ileri uçtaki yer değişimini sağlaması beklenen oyuncular sahadaki varlığını topsuz oyunda değil de topla bol bol oynayarak ifade eden Arda, dos Santos ve Keita gibi oyuncular olunca, istikrardan ve akışkanlıktan uzak bir hücum düzeni oldu Galatasaray'ın. Ortadaki kuyuyu gören de sürekli yandan geçti ve kanatlardan ceza sahasına doldurulan ama seyircileri bile ıskalayan orta girişimlerinde bulundu.

Zeminden dolayı oyuncuları teknik anlamda eleştirmek yersiz tabi ama gol atmak konusunda en ufak ışık dahi vermedi bu yeni model Galatasaray. Kendilerine topla bol bol oynamalarına müsaade edilen bir Atletico Madrid maçı diliyorum. Hatta top toplayıcıların kıyak geçerek birden fazla top verdiği bir maç diliyorum. Çünkü topsuz oyundaki Sarp, Topal ve Neill'ın çabaları yetmeyecektir avantajlı bir skor için.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
bilim sanat felsefe değil, bira sigara futbol. - şubat 2008