30 Mart 2010 Salı

Milli Takımın Yabancı Hocaları

Türk Milli Futbol Takımı’nın Fatih Terim’den boşalan teknik direktörlük koltuğuna Hollandalı teknik adam Guus Hiddink yerleşti. 1 Ağustos 2010 tarihinden itibaren resmi görevine başlayacak olan Hiddink milli takımı çalıştıran 43. teknik adam olacak.

Fatih Terim’den sonra milli takım teknik direktör adayları konusunda sık sık tartışılan “Yerli teknik direktör mü, yabancı teknik direktör mü?’’ konusunu ele alındığında milli takımın 87 yıllık tarihinde 24 Türk, 17 yabancı teknik direktörün görev yaptığı görülüyor. Görevine başlayacak olan Guus Hiddink ise milli takımın başındaki ilk Hollandalı ve 18. yabancı teknik direktör olacak.

Daha önce milli takımda görev yapan yabancı teknik direktörler ele alındığında İngiliz ve Macar teknik direktörlerin dörder kere, İtalyan ve Yugoslav antrenörlerin üçer kez görev aldıkları göze çarpıyor. Alman, İskoç ve Rumen uyruklu çalıştırıcıların ise birer kez milli takımın başında oldukları görülüyor.

Milli takımın başına geçen ilk yabancı teknik direktör İskoç Billy Hunter’dır. 1924-1926 yılları arasında milli takım teknik direktörlüğü görevini yürüten Hunter bu süre zarfında takımı yönettiği 12 maçta 5 galibiyet 7 mağlubiyetlik bir istatistik elde etti. Milli takımda son görev alan yabancı teknik direktör ise 1990-1993 yılları arasında bu görevde bulunan Alman Sepp Piontek’tir. Danimarka Milli Takımı’yla büyük başarılara imza attıktan sonra Türk Milli Takımı’nın başına geçen Piontek resmi maçlarda sadece bir adet galibiyet elde edebildi. Piontek döneminde Türkiye oynadığı 27 maçın 4ünü kazanırken, 15ini yitirdi, 8 tanesinde de berabere kaldı. Türkiye’nin elde ettiği 4 galibiyetin 3 tanesi hazırlık karşılaşmalarındayken milli takım resmi maçlarda sadece 1 galibiyet alabildi.

Rumen teknik adam Nicolae Petrescu ise milli takımda en az süre alan yabancı teknik direktör ünvanını elinde bulunduruyor. 1971 yılında görev alan Rumen teknik adam Türki Milli Takımı’nın başında sadece 1 maça çıktı. 5 Aralık 1971 tarihinde oynanan Türkiye – Polonya maçında takımın başında sahaya çıkan teknik adam 1-0’lık skorla milli takımdaki tek maçından galibiyetle ayrıldı.

Milli takımın tarihine bakıldığında yabancı teknik direktörlerin ağırlıklı olarak 1923-1962 yıllarını kapsayan 39 yıllık dönemde görev aldıkları göze çarpıyor. Söz konusu 39 yıllık dönemde milli takım tam 13 yabancı teknik direktörle çalışırken yine bu zaman aralığında sadece 6 adet yerli teknik direktörün milli takımın başında olduğu görülüyor. 1963 yılı ile 2009 yılı arasındaki döneme baktığımızda ise milli takımın sadece 4 adet yabancı teknik direktör ile çalıştığını ve ilgili 36 yılda görev yapan yerli teknik direktör sayısının ise 17 olduğu kaydediliyor. 1 Ağustos 2010 tarihinde resmi görevine başlayacak olan Guus Hiddink, Sepp Piontek’ten 17 yıl sonra görev alan ilk yabancı teknik direktör olacak.

22 Mart 2010 Pazartesi

Trabzonspor: 1 - Galatasaray: 0

Geçen haftaki Ankaragücü maçından çok da farklı değildi oyunumuz. O maçın sonrasında da yazmıştım, yine aynı şeyleri yazmak da pek gelmiyor içimden. Arda gibi topu ayağında tutup takımın set hücumuna geçmesini kolaylaştıran bir adamın yokluğu yine hissedildi. Üzerine bir de artık bıkkınlık veren bir merkez yeteneksizliği var ki şuna da eminim Adnan Öztürk ya da Adnan Polat, her kim olursa olsun, eğer başkanlık seçimlerini kazanmak istiyorlarsa Barış'ı takımdan göndermeyi vaad etmeliler. Barış gibi sadece koşmayı bilen ve iki metre ötesine topu itemeyen bir adamın Elano'nun yanında, dos Santos'un arkasında, Neill'in önünde yeri olmamalı. Gerçi bizim mektepli ihtiyarlar oylarını kullanırken kulübün saha içi ve dışındaki icraatlerindense kendi çıkarlarına bakarlar da, neyse. O da başka bir hikayenin konusu.

Geçen haftadan farklı olan iki şey vardı: Birincisi yakaladığımız fırsatları değerlendirememiz. İkincisi ise benim uzun zamandan sonra yenilgi ertesinde blog'a yazıyor olmam. Atletico Madrid ve Eskişehir yenilgilerinin ardından klavye başına geçtiğimde acıdan kıvrım kıvrım kıvranıyordum. Neyse, bu yenilgi sonrasında yazmak çok da acı vermiyor çünkü geçen haftaki hasbelkader galibiyetten sonra farklı şeyler düşünmeden benzer şeyleri yazabiliyorum ya da mağlubiyet üzerine istemsizce de olsa geyiğimi harlayabiliyorum. Böyle bir maç ertesi işte.

Bir de Trabzonspor çok sert oynadı. Karadenizin sert iklim şartları onları doğal seçilimde farklı bir boyuta sürüklemiş belli ki. Yazık lan, Keita da insan. Hakediyor mu o kadar dayağı? Küfür mü etti size, kaportacılar sizi. Bursa da Denizlispor'a iki tane sallamış. Ezel'i izlerken altlık oldu keyfime. Yürüyedur be timsah!

20 Mart 2010 Cumartesi

Peter Kenyon

Peter Kenyon, 1997 yılında başkan yardımcısı olarak Manchester United'ta göreve başlıyor. Buralardaki tabiriyle Futbol A.Ş.'nin başkan yardımcısı (deputy chief executive) demek oluyor Kenyon'ın görevi. O zamanların başkanı Martin Edwards'ın sağ kolu kendisi ve o Edwards da 1980'den beri kulübun çarklarını yağlayan adam.

2000'de Kenyon koltuğu Edwards'tan devralıyor. Peter Kenyon gelecek vaad eden bir yönetici. Başkan yardımcılığı sırasında büyük rol aldığı şişkin Vodafone ve Nike anlaşmaları ile kırmızı şeytanların endüstriyel futbolun öncülerinden olmasını sağlıyor. Başkanlık koltuğunu devralmasıyla da çizgisini devam ettiriyor ve onunla beraber finansal anlamda kulüp büyük adımlar atıyor. Ruud van Nistelrooy, Rio Ferdinand ve Juan Sebastian Veron örneklerinde görülebilecek olan kulübü zarar sokan "yüksek paralar vererek oyuncu alma dönemi"ni sona erdiriyor ve kulübe finansal anlamda nefes aldıracak birçok projeye imza atıyor. Ayrıca 2002'de emekli olmayı kafasına koyan Alex Ferguson'ı ikna eden kişi olarak da biliniyor Kenyon. Yöneticiliği süresince 2 defa lig şampiyonluğunu tadıyor ve 2003'te Abramovich'in "duygusal" çağrısıyla Chelsea'de göreve başlıyor.

2009 Eylül'üne kadar sürecek olan "Maviler" döneminde yine finansal anlamda güzel işlere imza atıyor Martin ve pazarlama ve markalaşma yolunda atılan büyük adımların neticesinde onunla beraber Chelsea "yalnızca petrol parası yiyen kulüp" imajını arkasında bırakıp, para da basabilen bir kulüp haline geliyor. Başkanlığı döneminde 2 kere lig şampiyonluğu yaşıyor Chelsea ve bir kere de Şampiyonlar Ligi finaline yükseliyor.

Peter Kenyon'ın ismi şu sıralar Adnan Öztürk ile beraber anılıyor. Adnan Öztürk, Galatasaray'ın 1 hafta sonra gerçekleşecek olan başkanlık seçimlerinde Adnan Polat'ın tek rakibi. Denilene göre Öztürk seçildiği takdirde Peter Kenyon başkan danışmanı olarak kulüpte göreve başlayacak. Peter Kenyon, Türkiye şartlarında ne kadar "Peter Kenyon" olabilir, bu bir soru işareti. Ama ne dersek diyelim, Manchester United ve Chelsea gibi takımlarda en üst kademede görev almış bir futbol ve iş adamının Galatasarayla beraber isminin anılması bile büyük bir olay.

Seçimler üzerine de yazmak istiyorum hafta içinde. Adnan Polat gibi kulübü ayağa kaldıran başarılı bir başkanın karşısına yine iddialı bir isim çıkıyor; illa ki bir iki kelam edilir. Dip not olarak: seçimin yapılacağı gün, kaderin enteresan bir oyunu olarak Fenerbahçe derbisinden önceki gün.

Galatasaray'da 27 Mart'ta Adnan Polat ile birlikte seçime girecek olan Adnan Öztürk, seçimlere bir hafta kala yönetim kurulu listesini ve tüm profesyonel çalışanlarını açıkladı.

17 Mart 2010 Çarşamba

Chelsea: 0 - Inter: 1

Jose Mourinho: ''Stamford Bridge benim evim. Orada her zaman kazanırım.''

14 Mart 2010 Pazar

Galatasaray: 3 - Ankaragücü: 0

Aylardır sakat olan gözde forvetinin (yazar burada Milan Baros'a sesleniyor) oyuna girdiği dakikanın maçın en güzel dakikası olduğu "düz"den hallice bir maçtı bu akşamki. Tam da "pozisyona girmeden 2 gol attık" ve "kalecilerin koltukaltları dahi terlemedi ehuheuh" diye zırvalamaya başladığımız son dakikalarda ise Godzilla kılıklı Keita'nın bahsi geçen bu güzel insana attırdığı gol endorfin dolu bedenlerimizi katmerledi, pış pışladı. Epey sıkıcı bir maçtı ama haticenin neticeyi el enselediği su götürmez bir gerçek ve bu da demek oluyor ki maç fazlasıyla lideriz. Sarı lacivertlilere ve siyah beyazlılara ise selam olsun (yeşil beyazlıları seviyoruz, ekmeğini yedik 18 sene).

Yine de not düşmek lazım bir iki noktayı. Açıkça görüldü ki Sarp ve Barışlı bal yapmayan orta saha ile topu geriden pas yaparak çıkarmaya çalışmak uzun toplarla oynamak demek oluyor. Bu da ileridekilerin topa sahip olamadığı zamanlarda oyunu kurmanın daha çok zaman almasına yol açıyor. Arda'nın sürekli içe katederek takım arkadaşlarını rahatlattığı zamanları bu akşam çokça aradık diyebiliriz. Keita ve dos Santos'un çizgiye çakılı kalmaları ve Elano'nun da aynı kafadan birinin yokluğuyla kimseden destek bulamaması sonucunda 3-5 pası üst üste yapamayan bir haldeydi takım. Neyse ki kişisel becerileri ile Keita (1 asist) var, neyse ki fiziğine kurban Keita (1 gol) var, neyse ki Ankaragücü defansının hastasıyız. Hepsini tebrik ediyorum, ikramları pek cömertti.

Son olarak Sabri'nin stattaki 20 bin kişiye üçlü çektirmesi mevzusuna değineyim. Şu bir gerçek ki Mecidiyeköy'deki her galibiyetten sonra Sabri taraftarlara üçlü çektirdiği sürece Galatasaray'ın bir dünya kulübü olması hiç kolay değildir. Kim görmüş Xavi'nin Nou Camp'ta üçlü çektirdiğini? Unutmayalım, Barcelona bu günlere kolay gelmedi.

Diyarbakır Çok Rerörerö

Ama Diyarbakırspor bu ligin rengi rerörerö. Kürt sorununu tartışırken Diyarbakırspor'u da konuya dahil etmeliyiz rerörerö. İstanbul BB maçında sahaya girdiler ama aslında haklarını arıyorlar rerörerö. Bursaspor maçında yaşananlar birkaç kendini bilmezin işi, Diyarbakır halkına mal edemeyiz rerörerö. Provokasyon bunlar hep gomplo bunlar rerörerö. Hakemin kafasına taş atmışlardı ama yazık ona, ah canım benim ya, onların da işi zor, napıcaksın rerörerö. İstiklal marşını ıslıklamışlardı çünkü demokratik haklarını kullanıyorlar, demokrası çok yaşa rerörerö. Diyarbakırspor taraftarı aslında çok centilmen, gün içinde ellerinde taşla değil çiçekle gezerler rerörerö. Şeyh Said'i de anlamak lazım rerörerö. Euro 2016'daki aday stadyumlar arasında Diyarbakır'ın stadı niye yok, niye bu ayrımcılık rerörerö. Bu şehrin enerjisi bir başka rerörerö. Kürdistan gerçeğini görmezden gelemeyiz, onlara hak hukuk, onlar da insan, azınlık çok mühim, aman aman yine de hassas konular bunlar rerörerö. GAP tamamlansaydı böyle olmazdı rerörerö. Oraya kimse yatırım yapmıyor, orada aşiret düzeni mevcut, feodal yapı hakim rerörerö. Eğitim şart rerörerö. Futbol asla sadece futbol değildir rerörerö.

7 Mart 2010 Pazar

Demiryolları ve Futbol İlişkisi

Tren Gelir Hoş Gelir

Futbol güzel oyundur. Çok sevilir, çok takip edilir. Kitleleri peşinden koşturur, öyle ki toplumların afyonu din midir yoksa bu güzel oyun mu, cevap verirken bile insan oturup düşünür.

Futbolun çok sevilip çok takip edildiğinden dem vurduk, doğrudur futbol her zaman çok sevilmiştir. Fakat bu oyunu sevmek ve takip etmek fedakarlık gerektirir. Fedakarlık denildiğinde başta belki de maddiyat gelir. Futbolu takip mi edeceksin? Öyleyse lafı hiç dolandırmadan söyleyelim, elini cebine atacaksın. Günümüzde katlanılması gereken fedakarlık miktarı eski zamanlara, 20. yy başlarına nazaran azalmıştır denilebilir, o devirlerin insanlarının sağ ellerinde uzaktan kumanda, sol ellerinde patates kızartması yoktu. Futbolun oynandığı yerlere gitmek zorundaydılar; stadyumlara…

Çok eski zamanlardan bahsediyoruz, 100-120 yıl öncelerinden. Bir yerden diğer bir yere gitmek öyle kolay iş değil 19. yy sonlarında. Ama diğer tarafta futbol var. İnsanlar bu sevdikleri oyunu izlemek istiyorlar ama önlerine hiç küçümsenmeyecek bir engel çıkıyor; ulaşım masrafları. İnsanların imkanları kısıtlı olduğundan ve teknolojinin günümüze oranla emekleme aşamasında olmasından dolayı insanlar otomobillerine 10 sterlinlik benzin koyup başka bir şehre gidemiyorlar, böyle bir lüksleri yok, çünkü böyle bir otomobilleri yok. Ve işte burda devreye kurtarıcı giriyor, demiryolları…

İngiltere Futbol Federasyonu’nun 1872 yılında ilk kez düzenlediği ve Londra’da gerçekleşen FA Cup organizasyonuna tam 15 takım seyahat masraflarını karşılayamayacakları gerekçesiyle katılamayacaklarını bildirir. Ve yine ulaşım masrafları sebebiyle FA Cup finalini sadece ve sadece 2000 adet seyirci izler. Şaka gibi bir durum.

Yine çarpıcı bir örnek verelim. 1889 yılında İngiltere’de futbol ligi kurulur ve bu lig toplamda 12 takımdan oluşmaktadır. Accrington, Blackburn Rovers, Burnley, Everton, Preston North End, Aston Villa, Derby County, Notts County, Stoke, West Bromwich Albion, Sunderland ve Wolverhampton Wanders kulüpleri lige katılacaktır. Fakat Sunderland kulübü diğer kulüpler tarafından ligin dışına itilir çünkü Sunderland deplasmanına gidecek takımlar için seyahat masrafı çok yüksektir.

İşte bu problem demiryolları ile çözüldü. Demiryolu ağlarının yaygınlaşmasıyla birlikte ucuz ve hızlı seyahat imkanı elde eden futbol severler bu fırsatı sonuna kadar kullandılar. Büyük ölçüde gelişen demiryolu ulaşımıyla müthiş bir gelişim yaşandı futbolda; 1901 yılında FA Cup finalini tamı tamına 114.000 kişi seyretti. Crystal Palace Stadında oynanan bu maça insanların büyük çoğunluğu Londra ve Brighton demiryolu hattıyla gelmişti.

1923 yılında ise demiryollarının futbol bağlamında ne denli önemli olduğu ortaya çıktı. O yıl FA Cup finali Wembley’de yapıldı ve stadın etrafında müthiş demiryolu bağlantıları vardı. West Ham United – Bolton arasında oynanan finale tam 270.000 insan 145 tren seferi ile taşındı.

Futbol insanlar için her zaman müthiş bir heyecan, müthiş bir uğraş olmuştur. El Salvador - Honduras arasında olduğu gibi uğruna savaşlar çıkmış, ya da ülkeleri yakınlaştırmıştır. Kahramanlar doğurmuş, nice hayatlar yıkmıştır. Fakat insanlar hiçbir zaman bu lezzetli oyunu takip etmeyi bırakmamışlar, ne olursa olsun sıkı sıkıya sarılmışlardır. Futbolun başlangıç aşamalarından itibaren bu gelişime en büyük etkiyi demiryolları yapmış, milyarlarca insanı futbola taşımıştır trenler. Bu emektar metal dostlarımız insanları futbolun kalbine taşımaya devam etmektedir.

Not: Floyd strikes back! Çok uzun zamandır yazmadım, çok ihmal ettim burayı. Kusuruma bakılmayıp affedilmeyi diliyorum, öncelikle Batu tarafından tabi. Sayesinde haberdar olup da girebildiğim Kadir Has Üniversitesi Spor İletişim Programı derslerinden birisinin ödevi için yazı yazmamız istenmişti, yukarıdaki yazıyı yazmıştım. Başlangıcı onunla yapayım dedim. Spor Sertifika Programı için ayrı bir post göndereceğim, bu vesileyle de Batu biraderime hayatımı değiştirdiği için teşekkürü bir borç bilirim.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
bilim sanat felsefe değil, bira sigara futbol. - şubat 2008