21 Aralık 2010 Salı

Arda Turan Sendromu*

A.Y: Ulan arda sen de mi buradasın
A.T: Başkanım ne yapayım, futbolu bıraktım açılışlara katılıyorum.

Spor sayfaları İngilizlerin tabloid gazetelerinden farkı olmayan ve bununla beraber medyanın amiral gemileri olduğunu iddia eden gazete parçalarını okumak mı zorundayız, yoksa okumaktan keyif mi alıyoruz? Bu soru önemli çünkü arz talep dengesini kurduğumuz denklemde çoğu zaman farkında olmasa da tüketici dediğimiz taraf arz eden tarafı şekillendiren gücü elinde tutuyor. Sen, ben ve onlar, Arda Turan'ın kız arkadaşıyla olan münasebetini ya da bir açılışta gerçekleşen basit bir diyaloğu haber yapan ve böyle bir ucubelikle para kazanan medya müsvettelerine fırsat tanıyoruz. Arda Turan'ın, basitçe anlatmak gerekirse, oynadığı futbola değil de el sıkıştığı ya da beraber uyuduğu insanlarla olan ilişkisine odaklanıldığı sürece alıcı ve satıcı arasındaki ilişki satıcının sürmesini istediği yolda devam edecek ve neticede tabloid basının varlığı Türk varlığına armağan olmayı sürdürecek.

Farklı bir açıdan yaklaşalım. Bildiğiniz üzere Ekşi Sözlük, geneli 18-30 yaş arası seyreden, üniversiteli ve sosyal medyayı aktif bir şekilde kullanan, ortalamanın üzerinde sayılabilecek bir kullanıcı profiline sahip. Ekşi Sözlük için homojen ve elit bir ortam demek naif bir tutum olur ancak bünyesindeki kalitenin ortalamanın üzerinde olduğu da su götürmez bir gerçek. Burada çelişen konu ise bu insanların yukarıda bahsettiğim çürümüş medyanın polemikle beslenen kokuşmuş asparagaslarını ciddiye alması ve sayfalarca entry'de şuursuzca tartışıyor olması. Günlük mastürbasyon ihtiyacını karşılama görevi gören bu ve benzer meselelerin kahvehanelerde, parklarda ve bahçelerde ağıza alınıyor olmasını doğal karşılarım ama zannederdim ki tüketiciden tüketiciye fark vardır ve kalite kendini er geç belli eder. Sanmayın ki bu bir Ekşi Sözlük eleştirisidir... İşaret ettiğim kesim Ekşi Sözlük ekseninde yer alan ve spor kültürü ve eğitimi ortalamanın üzerinde sayılabilecek insanlardır.

Neymiş efendim, Aziz Yıldırım, Galatasaray kaptanına "ulan" demiş. Arda Turan ise gereken cevabı verememiş ve Ultraslan Arda'nın kaptanlıktan alınmasını buyur etmiş. Az önce eleştirdiğim tüketiciye gereken malzemeyi sağlayan bidon medyanın ellerini ovuşturup, ağzının sularını akıttığı bir haber bu. Meselenin içinin ne kadar boş olduğu açık, ortada. Ronaldinho'yu getiremeyen basının domestik havuzda ne kadar kreatif olduğunu kanıtlama çabası, Türk futbolu üzerine İngiliz futbolu ya da Barcelona üzerine olduğu kadar futbol uzmanı olmaya üşenen standartsız futbol tüketicimiz tarafından afiyetle baş tacı ediliyor. Sonuç? Arda Turan meselesinin aşınması ve neticede saha içi eleştiri ile saha dışı eleştirinin birbiri içine girmesi. Son kertede avucumuzda kalan ise hastalıklı ve başedilemeyen bir futbol kamuoyu.

Arda Turan'ın kariyeri özelinde konuşacak olursak... Şahsi kanaatim, kendisinin benzeri bir genç futbol celebritisini Türkiye'nin daha önce yetiştirmemiş olması Arda Turan'ın şanssızlığıdır. Ona yapılan saha dışı zulüm elbette ki, bu satırlarda olduğu gibi, şimdi ve gelecekte eleştirilecektir. Muhtemeldir ki, şimdi farkında olmasalar da gelecekte bu süreçten avantajlı çıkacak olanlar Arda Turan gibi bir yeteneğe sahip olan ve erkenden şöhrete kavuşacak olan genç futbolculardır. İronik bir tespit olacak ama bana kalırsa Arda Turan'ın tahribatı Türk futbolunun gelişimi için büyük bir faydadır. Çünkü bu tahribattan zararlı çıkacak olan futbol kamuoyunun ders alması ve vicdansız tutumlarını törpüleyecek olması kaçınılmazdır. Gelişim süreci uğruna (progress) canını yaktığımız bu bağlamdaki sanırım ilk ve umuyorum ki son değer olur da biz de saha dışını konuşurken saha içini piç etmeyi alışkanlıklar listemizden çıkarırız.

* BSFDK diyor ki "Arda Turan Sendromu" gelişmekte olan toplumlarda zamansızca öne çıkan bireylerin asli olarak yönlendirmeler sonucuyla toplum tarafından gördüğü negatif ve plansız tepkiye verilen isimdir. Sendromun en belirgin semptomu, sendromun öznesi olan bireyin çeşitli araçlarla toplum tarafından baskı altına alınması ve işlevsiz hale getirilmesidir.

Habertürk - "Ulan Arda sen de mi buradasın?"

20 Aralık 2010 Pazartesi

O An - 9

15 Aralık 2010 Çarşamba

This is ODTÜ

Ntvmsnbc - Kalkanların önünde uzun eşek

13 Aralık 2010 Pazartesi

Veda

Okuyacağınız yazı son derece şahsi, kısmen düzensiz ve ama oldukça içten olacak. Ali Sami Yen stadının vedasına ve son zamanlardaki halet-i ruhiyeye bağlı olarak Galatasaraylı olmaya binaendir aşağıdaki satırlar.

Bugün NTV Spor'un "14-16" isimli programının bir kısmını ASY'ye vedaya ayırmışlar; tesadüfen rastladım. Neuchatel, Monaco ve Real Madrid zaferlerinden yayınladıkları goller eşliğinde Turgay Şeren, Metin Türel, Tanju Çolak, Hayrettin Demirbaş, Bülent Korkmaz, Suat Kaya ve Okan Buruk'u telefonla canlı yayına bağladılar. Olağanüstüydü bu kahramanları arka arkaya dinlemek ve bir o kadar da üzücü. Anlattıkları iki satır şeydi ama tarihe veda edişin vermesi gereken buruk gururdan daha çok, duygusal ve hüzünlü bir hal vardı sözlerinde, kaçınılmaz olarak. Çünkü maalesef, bu yılki sportif başarısızlığı konuşmadan ASY'ye veda etmek imkansız hale geldi. Başarısızlık o kadar göz önünde, o kadar can acıtıyor ki ayrılık acısını bile hissedemiyoruz. Tarihimizle gurur duymamız için, tarihe selam durmamız için ve geçmişi yad etmemiz için bu veda harika bir fırsat olmasına rağmen değerlendiremiyoruz. Çünkü koşullar izin vermiyor. Biz de bu koşullara boyun eğiyoruz.

Okuduğunuz blog'a yazmaya çokça ara vermişimdir. Blog'u ilk açtığımda da şu anda da kendim için yazıyor olma hissiyatı mevcuttu ama yine de etraftan takdir görme isteği, takdir edersiniz ki, kaçınılmazdı. Yine de tembelliğim ağır bastı ve güncelleme işine uzun zamanlar ara verdim. Şöyle bir arşive göz atılsa farkedilir ki ne zaman Galatasaray başarısız bir dönem geçirmiş, ben o zaman yazmayı bırakmışım ve yoğunlukla yazdığım Galatasaray maçı eleştirileri ya da durum kritikleri artık klavyemden çıkmaz olmuş. Her hafta izlediğim sarı kırmızı maçları artık izlemez olmuşum. Üzüntüm, acıdan kaçma gayretim ve Galatasaray ile ilgili herhangi bir materyal görmeme isteğim bir kenara, şimdi sorguluyorum kendimi: Başarı odaklı bir taraftar mıyım ben?

Bu soruyu sadece kendimdeki değişimi görüp de sormuyorum. ASY'deki son lig maçı olan Gençlerbirliği maçında, kötü gidişe tepki olarak sahaya atılan yüzlerce koltuk beni epey etkiledi. Böyle bir başarısızlık zamanında nasıl doğru ve faydalı tepki verilir, tam kestiremiyorum. O gün koltukları kıran adamlar sonuç odaklı adamlar mıdır; o koltukları kırınca bir şeylerin değişeceğini mi düşünüyorlardır, hiç sanmıyorum. Ya da doğru tepki sarı kırmızıyı giyen oyuncuları -ruhsuz, yeteneksiz ya da fiziken yetersiz olsa bile- yuhalamak mıdır? Hakikaten hangi tepki doğru olur, bilemiyorum ve eminim ki kimse bilmiyor. Bilinmediği için de gelişine (reaktif) davranışlar söz konusu oluyor. Düşünmeden hareket etmenin bir stadyumda garip karşılanmadığı da malum. Sonuç olarak sportif kaosun yanına bir de toplumsal anlamda (Galatasaray'ı sevenler toplumu) bir kaos ekleniyor. İki taraf da yetersiz, orası belli. Kurunun yanında burayı okuyup hak verenler de yanıyor, orası da belli. Üzülüyorum ama belli olan bir şey daha var ki o da yeşil sahada başarı gelmedikçe bu kaos hali devam edecek. Çünkü başarı odaklıyız.

Kabul edelim, başarı odaklıyız. Şimdi size modernite ya da materyalizm nutku atmaya hiç niyetim yok, korkmayın. Ama kabul edelim ki tüketici olmaya iyi meylettik. Şimdi size "ah o eski zamanlar, rakip tribünlerin beraber oturduğu zamanlar" diyerek komik olacak da değilim. Sadece duruma dikkatinizi çekmek istiyorum. Kendimden yola çıkacak olursam... 8-9 yaşlarımda Galatasaraylı oldum. 2000 yılında 14 yaşımdaydım ve çocuk yaşta sayılsam da içimdeki Galatasaray sevgisi korkunç boyutlardaydı. Çünkü Galatasaraylı olmak ayrıcalıktı benim için, diğerlerinden farklı kılandı. Benim statümü yükseltiyor, yüzümü güldürüyordu. 1990'ların ortalarından beri, yani aklımın erdiği ilk anlardan beri hep iyi oyuncular, iyi skorlar ve kupalar gördüm. Şu zamanları saymazsak gördüğüm en büyük kriz ikinci Terim dönemidir ki büyük resimden bakacak olursak çok büyük bir kriz değildir o dönem. Feldkamp ya da Skibbe döneminde de üzüldüm ama önemli değildi çünkü hep başarılı olacağız diye bir şey yoktu. Ama bu başarısızlık dönemi giderek uzadı ve an itibariyle zirveye ulaştı. Şimdi ben o çok sevdiğimi iddia ettiğim Galatasaray'la ilgili herhangi bir görsel ya da yazılı materyali yalnızca tarih kitaplarında görmek istiyorum, yani yalnızca başarının olduğu tarihi yaşamak istiyorum. Yaşadığım an acı veriyor, çünkü topyekün bir başarısızlık var. Beni güzelliğe alıştıran Galatasaraylılık olgusu şimdi başımı önüme eğmeme yol açıyor. İlk bakışta suçlu sahadaki futbolcular gibi gözüküyor ve bir çırpıda nefretimi kusuyorum. Haklı mıyım? Değilim. Sadece yöneticiler mi suçlu? Büyük payları olabilir mi ama hangi yöneticiler suçlu ya da sırf istediğini alamayan tüketici iyi hissetsin diye belli kişiler suçlu olmak zorunda mı?

Hem ben nasıl bir taraftarım ki severken yalnızca sarı ve kırmızıyı ve bir bütün olarak Galatasaray'ı seviyorum ancak üzülüyorken parçalardan nefret ediyorum? Beni üzen Galatasaray bütününden nefret edemememin karşılığı, bütünü oluşturan parçaları kötülemek oluyor. Kolaya kaçıyor gibiyim. Ama aslında, basit olarak asıl mesele bu hissiyatı uçlarda yaşamaya alışmış olmak gibi geliyor bana. Üzülürken bu kadar kırıcı, bu kadar unutkan, bu kadar sert ve duygusuz olmak mı doğru olan? Üzüntüyü bu kadar uçlarda, belki de nefret boyutunda yaşamak mı haklılık? Yine geçmişe dönecek olursak, Türkiye'deki hiçbir taraftarın yaşamadığı sevinçleri biz dibine kadar yaşarken kimse bize dönüp de "biraz sakin olun gençler, bugünkü sevinci de yarınki olası üzüntüyü de üsturuplu yaşayın" demedi. Dibine kadar yaşamak alışkanlık oldu herhalde. Biraz da kaybetmeyi bilmemek sirayet etti davranışlarımıza.

NTVSpor'daki telefon bağlantıları süresince eskileri yaşayıp durdum. Hayrettin'i ve Tanju'yu dinleyip Youtube'da şuursuzca izlediğim görüntüleri hatırladım. Ben onları birebir yaşamadım ama kendi içimde yarattığım Galatasaraylılık bütününde onların da kocaman birer yeri vardı, duygulandım. Suat, Bülent ve Okan konuşurken yüzüm hep gülüyordu. Nasıl gülmesin ki... Nasıl gülmesin, ben bir başarı odaklıyım. İster y jenerasyonu ya da tüketim toplumu üyesi deyin, ister başarıya alışmış Galatasaraylı deyin. Ben ve benim gibi binlercesi bir değişim sancısı yaşıyor şu sıralar. Kazanmaya, ama ne olursa olsun kazanmaya tapılan, kaybetmeyi inatla (mantıksız da olsa) kabul etmemenin göğe çıkartıldığı ve başarı hikayelerinin kutsal kitaplar haline getirildiği bir zamanın üyeleriyiz. İşte bu yüzden bizim icraatlerimiz de, sevdiğimiz insanlar da, sevdiğimiz şeyler de ve tuttuğumuz takım da en başarılısı olmalı, en iyisini yapmalı ve en güzeli olmalı. Aksi kabul edilemez, aksi haline bağışıklığımız yok. İşte o bağışıklığı kazanana dek bu sancıyı yaşamaya mahkumuz. Rijkaard'ın uyum sağlayamaması, Sabri'nin yanlış ortası, oyuncuların fiziki yetersizliği ya da Adnan Sezgin'in basiretsizliğini konuşmak iyi güzel de, bir de böylesini konuşmak lazım. Madem güle oynaya veda edemiyoruz Ali Sami Yen'e, bari yeni şeyler konuşarak, yeni bir bakış açısı edinerek gösterelim saygımızı. Kaybetmeye saygı göstermek değil maksadım, kaybederken şahsiyeti ve karakteri korumak.

Güle güle Mecidiyeköy.

24 Ayar

Her ne kadar köklü bir spor kulübünün, futbolcu odaklı ve cevap verme amaçlı bir basın metni hazırlamasını takdir etmesem de, özne Emre Belözoğlu ve mevzu da kendisinin eylemleri olunca tarafsızlığım kaybolup gidiyor. Kimin neyi hakettiği elbette tartışılır ve Emre'nin Ankaragücü maçı sonrası "önce adam olsunlar" minvalindeki demeci daha da tartışılır. Ha biz alışmışlar ve kanıksamışlar bu demeçleri ya da davranışlar öbeğini ne kadar ciddiye alıyoruz derseniz, pek almıyoruz. Benim için herhangi bir haber değeri yok. Ama Ankaragücü yönetimi epey ciddiye almış ve son zamanların en güzel ayarına imza atmış. Doğru ya da yanlış demiyorum, öznel bir yargı olur. Gerçek şu ki 24 ayar olmuş.

Emre Belözoğlu nasıl bir adamdır?

Emre Belözoğlu, 15 Kasım 2005’de Türkiye-İsviçre milli maç sonrası İsviçreliler'e saldırarak ülkemizin ve milli takımımızın itibarının dünya çapında yara almasına sebep olan bir ‘adam’dır.

12 Eylül 2007’de Türkiye-Macaristan maçı sonrası kendisini eleştiren basına 'kol' işareti yapan bir ‘adam’dır.

5 Aralık 2008’de Denizli deplasmanında G.Saraylıyla tartışan, kendisine çok şeyler veren eski takımı Galatasaray'a 'O takım' diyebilen bir ‘adam’dır.

19 Aralık 2008’de Konya'da bir gazeteciye 'Seni sabaha kadar döverim' diyerek Milli takım kaptanlığından alınan bir ‘adam’dır.

8 Mart 2009’de Kayseri deplasmanında Cangele'ye boğaz kesme işareti yapan bir ‘adam’dır.

12 Nisan 2009’da Galatasaray deplasmanında 0-0 biten maçta Sabri'yi ölümle tehdit ettiği iddia edilen bir ‘adam’dır.

3 Mayıs 2009’da Beşiktaş-F.Bahçe derbisinde boğazını sıkan Deivid'e 'Seni fena yaparım' diyen bir’adam’dır.

24 Ağustos 2009’da Diyarbakırspor maçında hakem Suat Arslanboğa'nın eline vuran bir ‘adam’dır.

30 Ağustos 2009’da oynanan Manisaspor maçında rakibi Nizamettin'in üzerine hızla giderek 'p.. kurusu' diyen bir ‘adam’dır.

Bunlara ilave olarak sayabileceğimiz pek çok örneğin yanı sıra dün oynanan müsabaka sırasında kulübemize bakarak ‘O… çocuğu’ diyebilen ve bu sözü yayıncı kuruluş kameralarına takılan bir ‘adam’dır, Aynı müsabakada, müsabakanın yan hakemini elinin tersi ile itebilen bir ‘adam’dır.

Bütün bunlara sebep olan bu şahsın kamuoyu ile adeta dalga geçercesine tehditler savurarak adamlık dersi vermesi kültür altyapısı zayıf insanların ne kadar tehlikeli olacağının da en güzel ispatıdır.

Bilinmelidir ki bu tarz davranışlar kariyerinde zirveyi gördükten sonra keskin bir inişe geçmiş, artık o eski parlak günlerine dönemeyen ve dönemeyecek olan bir insanın umutsuz çırpınışlarıdır. Bu şahsa tavsiyemiz böyle söylemlerden ve kafa-kol kesme hareketlerinden uzak durmasıdır. Zira gerçek hayat kendi küçük dünyasında kurguladığı ve etkisinden kurtulamadığı mafya filmlerinin çok uzağındadır.
Ankaragücü Spor Kulübü Basın Açıklaması
Hürriyet Gazetesi - Önce adam olsunlar

Guus Hiddink is een Believer

12 Aralık 2010 Pazar

"Size Her Yer Trabzon"

Olimpiyat Stadı bordo-maviye boyandı!

7 Aralık 2010 Salı

Kaçan Şampiyonluğun Ardından


Brezilya Ligi Serie A'da Corinthias değil de Fluminense şampiyon olunca, Nike Ronaldo'yu kameranın karşısına oturtmuş. Kaçan kupanın ardından "What should I do?" dedirtmemeleri iyi olmuş ama Ronaldo'yla bu şekilde yüz yüze kalınca insan bir garip hissedebiliyor.

O değil de... Tren esprisi yapan arkadaşım, bizdensin.

6 Aralık 2010 Pazartesi

2010'un En İyi 100 Spor Fotoğrafı

Totallycoolpix.com, 2010 yılında çekilen en iyi 100 spor fotoğrafını sıralamış. 100 fotoğraf çok fazla deyip geçmeyin. Korkunç fotoğraflar var, hepsine bakmanızı öneririm. Ayrıca 8. sırada tanıdık bir sima ve olay göreceksiniz. Bize artık sıradan geliyor gerçi, her yıl 3-5 kez yaşandığı için.

Top 100 Sports Pictures of 2010

3 Aralık 2010 Cuma

Tabii ki İsmail Er

Beşiktaş’la yıllık 2.7 milyon Euro karşılığında anlaşmaya varan İspanyol futbolcu ile bir görüşme yapan siyah beyazlı kulübün futbol komitesi başkanı Serdal Adalı, “Paranı ne zaman istersin?” diye sordu. Ve hiç beklemediği bir karşılık aldı: “Acelesi yok. Ne zaman müsait olursanız o zaman ödersiniz.”

İspanyol yıldızın bu sözü üzerine Adalı’nın, “Ocak ayından itibaren ödemelere başlarız” dediği öğrenildi. Tarafların bu söz üzerine mutabakata vardıkları ve ödemelerin 15 Ocak 2011 tarihinden itibaren düzenli olarak yapılacağı ifade edildi.

Hürriyet - Paramı istediğiniz zaman ödersiniz

Film Gibi

Son anda çıkan aksilikler sağolsun El Classico'yu izleyemedim. Youtube ve bloglar sağolsun bu enfes gece hakkındaki videoları, fotoları ve yazıları tarayarak bir şekilde kendimi tatmin etmeye çalışıyorum. Pennearabiata post etmiş, yemeğin üzerine tatlı niyetine.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
bilim sanat felsefe değil, bira sigara futbol. - şubat 2008