13 Aralık 2010 Pazartesi

Veda

Okuyacağınız yazı son derece şahsi, kısmen düzensiz ve ama oldukça içten olacak. Ali Sami Yen stadının vedasına ve son zamanlardaki halet-i ruhiyeye bağlı olarak Galatasaraylı olmaya binaendir aşağıdaki satırlar.

Bugün NTV Spor'un "14-16" isimli programının bir kısmını ASY'ye vedaya ayırmışlar; tesadüfen rastladım. Neuchatel, Monaco ve Real Madrid zaferlerinden yayınladıkları goller eşliğinde Turgay Şeren, Metin Türel, Tanju Çolak, Hayrettin Demirbaş, Bülent Korkmaz, Suat Kaya ve Okan Buruk'u telefonla canlı yayına bağladılar. Olağanüstüydü bu kahramanları arka arkaya dinlemek ve bir o kadar da üzücü. Anlattıkları iki satır şeydi ama tarihe veda edişin vermesi gereken buruk gururdan daha çok, duygusal ve hüzünlü bir hal vardı sözlerinde, kaçınılmaz olarak. Çünkü maalesef, bu yılki sportif başarısızlığı konuşmadan ASY'ye veda etmek imkansız hale geldi. Başarısızlık o kadar göz önünde, o kadar can acıtıyor ki ayrılık acısını bile hissedemiyoruz. Tarihimizle gurur duymamız için, tarihe selam durmamız için ve geçmişi yad etmemiz için bu veda harika bir fırsat olmasına rağmen değerlendiremiyoruz. Çünkü koşullar izin vermiyor. Biz de bu koşullara boyun eğiyoruz.

Okuduğunuz blog'a yazmaya çokça ara vermişimdir. Blog'u ilk açtığımda da şu anda da kendim için yazıyor olma hissiyatı mevcuttu ama yine de etraftan takdir görme isteği, takdir edersiniz ki, kaçınılmazdı. Yine de tembelliğim ağır bastı ve güncelleme işine uzun zamanlar ara verdim. Şöyle bir arşive göz atılsa farkedilir ki ne zaman Galatasaray başarısız bir dönem geçirmiş, ben o zaman yazmayı bırakmışım ve yoğunlukla yazdığım Galatasaray maçı eleştirileri ya da durum kritikleri artık klavyemden çıkmaz olmuş. Her hafta izlediğim sarı kırmızı maçları artık izlemez olmuşum. Üzüntüm, acıdan kaçma gayretim ve Galatasaray ile ilgili herhangi bir materyal görmeme isteğim bir kenara, şimdi sorguluyorum kendimi: Başarı odaklı bir taraftar mıyım ben?

Bu soruyu sadece kendimdeki değişimi görüp de sormuyorum. ASY'deki son lig maçı olan Gençlerbirliği maçında, kötü gidişe tepki olarak sahaya atılan yüzlerce koltuk beni epey etkiledi. Böyle bir başarısızlık zamanında nasıl doğru ve faydalı tepki verilir, tam kestiremiyorum. O gün koltukları kıran adamlar sonuç odaklı adamlar mıdır; o koltukları kırınca bir şeylerin değişeceğini mi düşünüyorlardır, hiç sanmıyorum. Ya da doğru tepki sarı kırmızıyı giyen oyuncuları -ruhsuz, yeteneksiz ya da fiziken yetersiz olsa bile- yuhalamak mıdır? Hakikaten hangi tepki doğru olur, bilemiyorum ve eminim ki kimse bilmiyor. Bilinmediği için de gelişine (reaktif) davranışlar söz konusu oluyor. Düşünmeden hareket etmenin bir stadyumda garip karşılanmadığı da malum. Sonuç olarak sportif kaosun yanına bir de toplumsal anlamda (Galatasaray'ı sevenler toplumu) bir kaos ekleniyor. İki taraf da yetersiz, orası belli. Kurunun yanında burayı okuyup hak verenler de yanıyor, orası da belli. Üzülüyorum ama belli olan bir şey daha var ki o da yeşil sahada başarı gelmedikçe bu kaos hali devam edecek. Çünkü başarı odaklıyız.

Kabul edelim, başarı odaklıyız. Şimdi size modernite ya da materyalizm nutku atmaya hiç niyetim yok, korkmayın. Ama kabul edelim ki tüketici olmaya iyi meylettik. Şimdi size "ah o eski zamanlar, rakip tribünlerin beraber oturduğu zamanlar" diyerek komik olacak da değilim. Sadece duruma dikkatinizi çekmek istiyorum. Kendimden yola çıkacak olursam... 8-9 yaşlarımda Galatasaraylı oldum. 2000 yılında 14 yaşımdaydım ve çocuk yaşta sayılsam da içimdeki Galatasaray sevgisi korkunç boyutlardaydı. Çünkü Galatasaraylı olmak ayrıcalıktı benim için, diğerlerinden farklı kılandı. Benim statümü yükseltiyor, yüzümü güldürüyordu. 1990'ların ortalarından beri, yani aklımın erdiği ilk anlardan beri hep iyi oyuncular, iyi skorlar ve kupalar gördüm. Şu zamanları saymazsak gördüğüm en büyük kriz ikinci Terim dönemidir ki büyük resimden bakacak olursak çok büyük bir kriz değildir o dönem. Feldkamp ya da Skibbe döneminde de üzüldüm ama önemli değildi çünkü hep başarılı olacağız diye bir şey yoktu. Ama bu başarısızlık dönemi giderek uzadı ve an itibariyle zirveye ulaştı. Şimdi ben o çok sevdiğimi iddia ettiğim Galatasaray'la ilgili herhangi bir görsel ya da yazılı materyali yalnızca tarih kitaplarında görmek istiyorum, yani yalnızca başarının olduğu tarihi yaşamak istiyorum. Yaşadığım an acı veriyor, çünkü topyekün bir başarısızlık var. Beni güzelliğe alıştıran Galatasaraylılık olgusu şimdi başımı önüme eğmeme yol açıyor. İlk bakışta suçlu sahadaki futbolcular gibi gözüküyor ve bir çırpıda nefretimi kusuyorum. Haklı mıyım? Değilim. Sadece yöneticiler mi suçlu? Büyük payları olabilir mi ama hangi yöneticiler suçlu ya da sırf istediğini alamayan tüketici iyi hissetsin diye belli kişiler suçlu olmak zorunda mı?

Hem ben nasıl bir taraftarım ki severken yalnızca sarı ve kırmızıyı ve bir bütün olarak Galatasaray'ı seviyorum ancak üzülüyorken parçalardan nefret ediyorum? Beni üzen Galatasaray bütününden nefret edemememin karşılığı, bütünü oluşturan parçaları kötülemek oluyor. Kolaya kaçıyor gibiyim. Ama aslında, basit olarak asıl mesele bu hissiyatı uçlarda yaşamaya alışmış olmak gibi geliyor bana. Üzülürken bu kadar kırıcı, bu kadar unutkan, bu kadar sert ve duygusuz olmak mı doğru olan? Üzüntüyü bu kadar uçlarda, belki de nefret boyutunda yaşamak mı haklılık? Yine geçmişe dönecek olursak, Türkiye'deki hiçbir taraftarın yaşamadığı sevinçleri biz dibine kadar yaşarken kimse bize dönüp de "biraz sakin olun gençler, bugünkü sevinci de yarınki olası üzüntüyü de üsturuplu yaşayın" demedi. Dibine kadar yaşamak alışkanlık oldu herhalde. Biraz da kaybetmeyi bilmemek sirayet etti davranışlarımıza.

NTVSpor'daki telefon bağlantıları süresince eskileri yaşayıp durdum. Hayrettin'i ve Tanju'yu dinleyip Youtube'da şuursuzca izlediğim görüntüleri hatırladım. Ben onları birebir yaşamadım ama kendi içimde yarattığım Galatasaraylılık bütününde onların da kocaman birer yeri vardı, duygulandım. Suat, Bülent ve Okan konuşurken yüzüm hep gülüyordu. Nasıl gülmesin ki... Nasıl gülmesin, ben bir başarı odaklıyım. İster y jenerasyonu ya da tüketim toplumu üyesi deyin, ister başarıya alışmış Galatasaraylı deyin. Ben ve benim gibi binlercesi bir değişim sancısı yaşıyor şu sıralar. Kazanmaya, ama ne olursa olsun kazanmaya tapılan, kaybetmeyi inatla (mantıksız da olsa) kabul etmemenin göğe çıkartıldığı ve başarı hikayelerinin kutsal kitaplar haline getirildiği bir zamanın üyeleriyiz. İşte bu yüzden bizim icraatlerimiz de, sevdiğimiz insanlar da, sevdiğimiz şeyler de ve tuttuğumuz takım da en başarılısı olmalı, en iyisini yapmalı ve en güzeli olmalı. Aksi kabul edilemez, aksi haline bağışıklığımız yok. İşte o bağışıklığı kazanana dek bu sancıyı yaşamaya mahkumuz. Rijkaard'ın uyum sağlayamaması, Sabri'nin yanlış ortası, oyuncuların fiziki yetersizliği ya da Adnan Sezgin'in basiretsizliğini konuşmak iyi güzel de, bir de böylesini konuşmak lazım. Madem güle oynaya veda edemiyoruz Ali Sami Yen'e, bari yeni şeyler konuşarak, yeni bir bakış açısı edinerek gösterelim saygımızı. Kaybetmeye saygı göstermek değil maksadım, kaybederken şahsiyeti ve karakteri korumak.

Güle güle Mecidiyeköy.

3 comments:

Vandir dedi ki...

Beşiktaş bizden sadece 7 puan önce, sıralamadaki yeri önemsiz. Üstelik alınan 2 yeni süper yıldıza, ünlü bir teknik direktöre, harcanan onca paraya, altyapıdan çıkan onca umut vadeden gence rağmen. Geçen sene iki takım ligi aynı puanda bitirdi - biri 3. biri 4. oldu.

Şimdi bakıyorum, bir takımın taraftarı takım geriye düşse de deliler gibi destek tezahürat, diğeri 30. dakikadan itibaren "formaları çıkarın" vs. Kral H.Ş, imparator Terim falan. Koltuk kırmalar. Bıraksınlar bunları. Takım bu sene hiç bir maçı geriden gelip çevirememiş, eminim Beşiktaş seyircisi bizde olsaydı çevirebilirdi. Yönetime ve takıma laf atmadan önce kendine bakıcaksın. Çok basit.

Samiyen'de parçalı formanın karşısındaki takım pas yaparken oley çeken taraftarın ta...

Vandir dedi ki...

ha bir de, bırakma hacım, yaz, senden gaza gelip benim bile yazasım geliyor bazen

batu dedi ki...

eyvallah dostum. yazmak lazım, konuşmak lazım. yuhalamaktan ya da koltuk kırmaktan evladır.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
bilim sanat felsefe değil, bira sigara futbol. - şubat 2008